Tasfiye den

ABD Başkan adayı Joe Biden'ın Türkiye’ye yönelik tepki çeken ifadeleri tüm sıcaklığını korurken, ortaya çıkan yeni bir ifade yaşananların daha net anlaşılmasını sağlayacak nitelikte! Konuşan kişi ise eski CHP Milletvekili Onur Öymen... Halk Tv'deki bir programda konuşan Onur Öymen, ABD'nin CHP üzerinde nasıl bir operasyona imza attığını çarpıcı bir dille ... Oluç, iktidar istiyor ki barolar biat etsin, etmeyen tasfiye edilsin, iktidar istiyor ki kendilerini eleştirmesinler diye tepki gösterdi. Oluç, Şırnex’in Hezax ilçesinde 2016 yılında 13 yaşındaki Fatma Erarslan’ın katledilmesiyle ile ilgili mahkemenin, “kovuşturmaya yer olmadığı” yönünde verdiği karara da tepki gösterdi. TASFİYE'DEN TAVSİYE'YE İLKSAN! İLKSAN Genel Müdürlüğü’nün İstanbul Beyoğlu'nda İlçesinde bulunan Konukevinin Açılış Töreni Türk Eğitim Sen Genel Başkanı Talip GEYLAN tarafından yapıldı. Açılışa Memur Sen İstanbul İl Başkanı Talat YAVUZ ve Eğitim Bir Sen İstanbul 6 Nolu Şube Başkanı İdris ŞEKERCİ de ... Çin lideri Xi Jinping’den, ‘ilginç' tasfiye mesajı! Japon Nikkei Asian Review gazetesinde, “Xi Jinping, yeni bir acımasız tasfiye hazırlarken Çin yetkilileri siper almaya koştu ... Türk Ticaret Kanunu'nda 'Ek Tasfiye' ve 'Tasfiyeden Dönme' Tasfiye memuru iflasın kaldırıldığına ilişkin kararı ticaret siciline tescil ettirir. Tescil istemine, pay bedellerinin ve tasfiye paylarının pay sahipleri arasında dağıtılmasına başlanmadığına ilişkin belge de eklenir. Büyük Tasfiye, Galaktik İmparatorluk'un, Mandalorlar ile çatışmaya girdiği bir olaydı. Olay, İmparatorluk'un beskarı ele geçirmesi, Mandalorlar halkının öldürülmesi ve Kavim'i saklanmasıyla sonuçlanmıştı. Büyük Tasfiye, İmparatorluk Çağı'nda Mandalor'lar ve Galaktik İmparatorluk arasında yaşanmış bir olaydı. İmparatorluk'un beskar ele geçirip savaş ganimeti ... Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in AKP’nin kendi çizgilerine geldiğini söyleyerek AKP için İslamcı Kemalist tanımlamasını yapmasının ardından AKP’li Şamil Tayyar sert ifadeler ile sosyal medya üzerinden bir paylaşım yaparak “Haddinizi bileceksiniz” demiş ancak bu ifadeleri kullanmasından 5 gün sonra partisindeki Medya ve Tanıtım Başkan ...

Türkiye Doğu Akdeniz'de sömürgecilere boyun eğmeyecek

2020.08.20 06:41 NewsJungle Türkiye Doğu Akdeniz'de sömürgecilere boyun eğmeyecek

Türkiye cumhurbaşkanı Çarşamba günü, Türk milletini kutu içine almak ve geri tutmak amacıyla 1920 Sevr Antlaşması'nı geri çevirirken, aynı şeyi kıyılarına yakın enerji kaynaklarından kısıtlama çabalarında da yapacağına söz verdi.

Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'nin başkenti Ankara'da yaptığı açıklamada, "Sevr Antlaşması'nı 100 yıl önce reddettiği gibi, Türkiye Doğu Akdeniz'de modern Sevrlerin kendisine bastırılmasına boyun eğmeyecektir," dedi.

Bir güneş enerjisi firmasında konuşan Erdoğan, hiçbir kolonyal gücün Türkiye'yi bölgede var olduğu söylenen enerji kaynaklarından mahrum bırakamayacağını söyledi.

Türkiye, Yunanistan, Fransa, Mısır ve diğer ülkeleri, herhangi bir ülkenin denizindeki en büyük kıyı şeridine sahip olmasına rağmen, yasadışı bir şekilde Akdeniz enerji kaynaklarından mahrum etmeye ve kutuya sokmaya çalışmakla suçladı.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, Türk Kurtuluş Savaşı, 1923 Lozan Antlaşması lehine, Osmanlı İmparatorluğu'nu tasfiye etme ve Türk egemenliğini ortadan kaldırma amaçlı bir anlaşma olan Sevr'i geri püskürttü.

Erdoğan, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'den Libya'ya kadar çeşitli cephelerde yürüttüğü mücadelenin ülke hakları için değil, gelecek için de bir mücadele olduğunu sözlerine ekledi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.06.28 16:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9
https://preview.redd.it/zcsn2eeixn751.jpg?width=738&format=pjpg&auto=webp&s=a2a5bb17450b251273e45f66fe956b9450db2dd6

Marksizm 5.1

Marksistler:
  1. Sanayide, ticarette, para ve kredi sisteminde kapitalist temerküz bir ön evredir, sosyalizmin başlangıcıdır.
  2. Kapitalist müteşebbislerin – ya da en azından kapitalist şirketlerin – sayısı sürekli düşmektedir; özel şirketlerin büyüklüğü genişlemektedir; orta sınıf küçülmektedir ve yok olmaya mahkûmdur; proleterlerin sayısı sınırsız artmaktadır.
  3. Bu proleterlerin miktarı her zaman çok fazladır, o kadar ki aralarında her zaman işsizlerin bulunması gerekir; bu yedek sanayi ordusu yaşamın koşullarını düşürmektedir; tüketilebilenden daha fazlası üretildiği için aşırı-üretim meydana gelir. Bu yüzden, dönemsel krizler kaçınılmazdır.
  4. Birkaç kişinin elindeki muazzam servet ile kitlelerin yoksulluk ve güvencesizliği arasındaki orantısızlık sonunda öyle büyüyecektir ki korkunç bir kriz ile sonuçlanacaktır ve kitlelerin hoşnutsuzluğu o denli yoğunlaşacaktır ki kapitalist mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülebildiği ve dönüşmesinin zorunlu olduğu süreç yaşanırken bir felaket, bir devrim gelmek zorunda kalacaktır.
iddiasındadırlar.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
Marksizm’in bu ana ilkeleri anarşist, burjuva ve son olarak revizyonist bilim adamları tarafından sık sık eleştirilmiştir. Biri ister bundan memnun, isterse üzgün olsun, ikisi de aynı şeydir, eleştirinin aşağıdaki sonuçlarının doğruluğunu dürüstçe kabul etmeliyiz.
Kapitalist müteşebbislerle ilgili olarak kişi, kapitalist toplumun varlığının özellikle sayılarına bağlı olduğu varsayımı üzerinden konuşmamalıdır. Bunun yerine kapitalizmde kaç kişinin çıkarı olduğunu, kaç kişinin kapitalizm idaresinde dış geçimleri açısından görece refah ve güvenceye nail olduğunu konuşmalıdır. Bu, kapitalizmden çıkarı olanların ve genellikle, istisnalar olsa da düşünceleri, mücadeleleri ve haleti ruhiyeleri kapitalizme bağlı olanların meselesidir. Bunlar, ister bağımsız müteşebbis, ister iyi pozisyona sahip bir aracı, ister yüksek kademe bir memur olsun, isterse işçi, hissedar, emekli ya da her ne olursa olsun fark etmez. Burada, vergi verilerine ve diğer yadsınamaz gözlemlere dayanarak, sadece bu kişilerin sayısının düşmediği, aksine hem mutlak hem de göreceli olarak arttığı söylenebilir.
Özellikle bu sahada kişi, küçük şahsi deneyimlerden ve kısmi gözlemlerden genel sonuçlar çıkarmaktan ve duygularla yönlenmekten kaçınmalıdır. Elbette herkes mağaza zincirlerinin ve bazı yerlerde tüketici kooperatiflerinin yoğun bir biçimde küçük ve orta ölçekli tüccarları yok ettiğini görebilir. Göz önüne alınması gerekenler sadece yıkılan ve işten zorla çıkarılan tüccarlar değildir; daha çok, bağımsız olma cesaretine ve araçlarına sahip olmayanlardır. Mesele sadece, bağımsız-olmayan bu kişilerin büyük bir bölümünün hangi başlık altında sınıflandırılacağı, yani proleter olup olmadıklarıdır. Bu konu, aşağıda, doğrudan, biz “proleterler” kavramını incelerken ele alınacaktır. Bu türden tüm şahsi deneyimlere ve amatör mizaçların bireysel algılamalarına rağmen kapitalizmden çıkarı olanların sayısının hiçbir şekilde düşmediği, aslına bakılırsa yükseldiği inkâr edilemez.
Kapitalist şirketlerin sayısına gelince, bu sayının kesin olarak düştüğünü varsayabiliriz. Ancak eklemek gerekir ki bu düşüş yavaş ve önemsizdir ve hızlı ilerleme için hiçbir meyil göstermez. O kadar ki kapitalizmin sonunun, eğer gerçekten de söz konusu düşüşe bağlı olması gerekiyor ise, yine de binlerce yıl öngörülebilir olmayacaktır.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
“Kim orta sınıfa aittir? sorusunu, “Proleter kimdir” sorusuna bağlayabiliriz. Marksistler tüm güçleriyle, adeta son emniyet halatına tutunur gibi şunda ısrar eder: mülk sahibi sınıfının bir üyesi bağımsızdır, kendi araçlarına ve kendi müşterilerine sahiptir. Öte yandan bağımlı bir proleterya, kendi araçlarına sahip olmayan ve mallarının ve hizmetlerinin alıcılarından bağımsız olmayan her kişidir. Artık bu açıklama yeterli değildir ve oldukça anlamsız sonuçlara yol açar. Yıllar önce, Berlin’in en büyük salonlarından birinde yapılan halk toplantısında meselenin bu yönünü Clara Zetkin ile tartışmış ve kendisine salonun sahibinin, büyük ihtimalle, bu tür tesislerin çoğu sahibi gibi, birasını teslim eden bira fabrikasına tümüyle bağımlı olup olmadığını sormuştum. Bu fabrikanın, salon sahibinin mekânı üzerinde ipoteği vardır; salon sahibi gelecek yıllar boyunca yalnızca fabrikanın biralarına hizmet etmek zorundadır ve masalar, sandalyeler, bardaklar fabrikanın malıdır. Salon sahibinin geliri yıldan yıla 30.000, 40.000 veya 50.000 Mark olacaktır. Bu kapitalist çağda, geleneksel terimlerin yetersiz kaldığı fonksiyonlar ortaya çıkmıştır. Salon sahibi ne işçidir ne de aracıdır. Fakat bağımsız olmadığı gibi kendi emek aracının da sahibi değildir. Proleter midir? – Herkes buna inanmak istemeyecek fakat aslında bu soruya benim cevabım evet idi: O, proleterdir. Bu yaşam standardı ya da toplumsal konum meselesi olamaz; sadece emek ve güvenlik araçlarının mülkiyeti meselesi olabilir. Kendi emek araçlarından mahrum bırakılan bu adamın varlığı oldukça güvensizdir.
Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir.
O zaman, oldukça basit ve pek de bilimsel olmayan bir dille proleter yaşam standardına sahip herkesin proleter olduğunu söylemek için kendime müsaade ettim. Elbette, her zaman en azın sınırında yaşayan varlık yüzünden en büyük sefalet içinde ailesiyle yaşayabilen, işsizlik zamanlarını atlatabilen, diğer yandan bilmeyerek yetersiz beslenme ile yaşam süresini kısaltan veya en azından kendisinin ve zürriyetinin canlılığını zayıflatan ve kendisi olmaksızın sanata, güzelliğe, özgür neşeye katılımın mümkün olmadığı mütevazı artı değer gelirini hiçbir zaman elde edemeyen işçiye kadar her tür olası sınıflandırma bulunmaktadır. “Proleter” kelimesinin genel itibariyle anlaşıldığı şekil budur ve biz de onu bu şekilde kullanacağız. İşin doğrusu Marksistler bile kelimeyi bu şekilde kullanıyor ve başka türlü de yapamazlar zaten. Tek fark şu ki bu proleterlerin kapitalizmden hiçbir çıkarı yoktur ve koşulları değiştirmekle (yani, tüm toplumun bakış açısına göre kendi çıkarlarını kavradıkları vakit) ilgilenirler. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur ve kazanacakları bir dünya vardır ifadesi yalnızca bu proleterlere uyar.
İş gücünün üst tabakalarında bile artık tümüyle proleteryaya ait olmayan iş kolları bulunmaktadır. Kitap ticaretindeki bazı işçi kategorileri, bazı inşaat işçileri, görece yüksek maaşlarına ve uygun çalışma saatlerine rağmen, konumlarının güvencesizliği ve daimi işsizlik tehdidi sebebiyle gene de proleterler arasında sınıflandırılmalıdırlar. Fakat kendileri için, kapitalizm içerisinde yaşam güvenliği açısından paha biçilemez değere sahip kurumları – sendikaları – vasıtasıyla bu dönemleri oldukça iyi bir şekilde atlatma araçları temin eden proleterler bu sınıflandırmanın dışındadır. Lakin bunun sınırda bir örnek olduğu kabul edilmelidir ve kaza, yaralanma ya da yaşlılık durumlarında yoksulluktan yeteri kadar korunmama tehlikesi yüzünden bunlar, gene de proleter olarak sınıflandırılabilirler.
Öte yandan, bir başka tabakada, yakıcı bir fakirlik içerisinde yaşayan fakat yine de kendilerine proleter denmemesi gereken kişilerin olduğu da söylenmelidir. Bunlar arasında yoksul yazarlar, doktorlar, askeri memurlar, vb. bulunmaktadır. Ağır mahrumiyet koşulları altında bunlar ya da bunların aileleri, kendilerine genellikle açlıktan ya da çorba sırasında bir tabaktan ya da bayat ekmekten korumayan bir kültür biçimi temin etmiştir. Buna rağmen bunlar kendi dışsal yaşam alışkanlıkları ve içsel servetleri bakımından proleterlerden farklıdırlar ve ister yalnız, sıradan isterse vahşi bir yaşam sürdürüyor olsunlar kendilerince bir sınıf oluştururlar. Laf arasında sayılarının büyük proletaryadan daha hızlı arttığı görünmektedir. Bunların bir kaçı, eğer iç kontrollerini kaybetmişlerse, zaman zaman proletaryanın en alt tabakasına batarlar, dilenci, berduş, pezevenk, dolandırıcı ya da müzmin suçlu haline gelirler.
Bununla birlikte, herhangi bir biçimde bağımlı olanların meydana getirdiği geniş kademeler arasında hiçbir şekilde proleter olmayan pek çok [sınıf] bulunmaktadır. Örneğin, hiç şüphe yok ki mağazalardaki işçiler arasında ne fiziken ne de zihnen proletaryadan farklı olmayan pek çok işçi vardır. Aynısı pek çok tasarımcı, teknisyen vb. için de geçerlidir. Alt kademe memurlar da kendilerince bir kategori oluştururlar; psikolojik bakış açısına göre kendilerine proleter yerine köle denmelidir. Parti memurlarının ve sendika memurlarının hangi kategoriye ait olduğunu açıklamayalım. Bunlar sayılarından ziyade nüfuzları bakımından ele alınmalıdırlar.
Şimdi, hiç şüphesiz, zengin gruba ait değillerse eğer, yeni bir orta sınıf oluşturan geniş, aslında giderek artan sayıda insana sahibiz. Mesela, mağaza işçileri, dal ve bölüm yöneticileri, müdürler, mühendisler ve yüksek mühendisler, temsilciler, satıcılar, vs. Bunların kapitalizmdeki rolü öyledir ki ne bunların proleterleşmesi ne de devrim yapması kendi maddi konumlarından ve mütekabil davranışlarından kaynaklanmayacaktır. Fakat yalnızca bu türden “proleterler” Marksizm için düşünülebilirler. Müstesna insanların ya da müstesna zihniyete sahip müstesna insan kitlelerinin var olduğu gerçeği, bu nedenle konunun bundan böyle doğrudan ve mekanik davranış ilişkisi ve dışsal konuma göre bir irade meselesi olmaması tam da Marksizm’in göz ardı ettiği ve bizim de yeniden-vurgulamamız gereken husustur.
Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Peki ya güvencesizlik? Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir. O halde bizler, güvence ile ilgili olarak bile gevşek ayrımlar yapmalıyız ve sadece esnek sınırlar çizmeliyiz zira soyut yapılarla değil tarihsel olarak verili gerçekliklerle uğraşıyoruz. Kendi emek araçlarını ve müşterilerini bir tarafa atmasalar da mülk sahibi tabaka arasındaki orta sınıfta sınıflandırmamız gereken pek çok kişi için güvencesizlik normal olarak sadece teorik bir olasılıktır ve uygulamada istisnadır. Ancak Marksistler gerçekte ince eleyip sık dokumadıkları ve kavramlar oluşturmadıkları ve fakat görünürde bilimsel bir dille kaderi ve belli tabakaların davranışını öngörme girişiminde bulundukları için – tüm açıklamalara rağmen kendi arzularını ve kendilerini kandırmayı ve yanlış teorileri sonuna kadar savunmayı tercih etmeksizin – oldukça kayda değer, yavaşça büyüyen sayıda bağımlı ve gene de kendi emek araçları olmadan, her şey göz önüne alındığında, proletere dönüşme tehlikesini bünyesinde hiçbir zaman barındırmayan kişilerin var olduğunu inkâr etmemelidir.
Bu bakımdan Marksizm’in kehanetlerinin kötü durumda olduğu şimdiden görünmektedir. Ve yine de kabullenilmelidir ki bu kehanetler, bir zamanlar yapılmış kehanetvari herhangi bir açıklama kadar doğruydu. Karl Marx, nadir coşku anlarında sahici kehanet ve şiirsel dil kullansa da ve genellikle bilimsel dil ve nadir olmayan biçimde bilimsel aldatma yöntemini benimsese de, kapitalizmin ilk yıllarındaki gözlemi temelinde, ilk kez görüşlerini oluşturup açıkladığı günlerde gerçek bir kâhindi. Fakat bunun anlamı şudur: o bir uyarıcıydı. Bir başka açıdan da kâhin idi, sadece bir uyarıcı olarak değil: nüfuz adamı olarak da bizzat kendisi gördüklerinin oldukları gibi kalmasını engellemede büyük bir rol oynadı, uyarıları etkisini gösterdi ve değişiklikler yapıldı. Kendisi bilmeden sözleri söylendi: Siz kapitalistler, eğer aranızdaki bu çılgın sömürü, bu hızlı proleterleşme ve vahşi rekabet sürerse, birbirinizi yiyip yutmaya devam ederseniz, birbirinizi proletaryaya iterseniz, teşebbüsleri pekiştirirseniz, şirketlerin sayısını azaltırsanız, bunların her birinin çapını arttırırsanız, o zaman her şey hızlı bir sona varmak zorunda kalır.
Fakat işler bu şekilde gitmedi. Kapitalizm bir yandan o kadar geniş çaplı dallanmış ihtiyaç çokluğu yaratmış, çok pahalı, orta fiyatlı, ucuz ve beş para etmez lüksü tatmin etmiş, öte yandan büyük endüstriler, endüstrileri desteklemek için öyle bir ihtiyaç doğurmuştur ki sonunda her teknoloji biçimi ehemmiyetli hale gelmiş, tümüyle yeni işler, mesela, ev ve köy endüstrileri, küçük ve orta ölçekli fabrikalar oluşmuş ve hatta kapı kapı gezen satıcılar ve satış temsilcilerinin sayısı bile azalmamışken özelleşmiş dükkânlar, küçük ve orta ölçekli olsalar da pek çok sahadan kovulmuşlar, buna mukabil başka yerlerde yeni imkânlar bulmuşlardır.
Rekabet mücadelesi katiyen soyut bir şemayı ya da şairane coşmuş umutsuzluğu her daim takip etmiş değildir. Halen tröstlerin ve kartellerin bütünleşmesine doğru olan büyük bir hareketinin göbeğindeyiz. Bu durum tartışmasız pek çok küçük firmayı müşterilerinden ve varlıklarından ettiği gibi pek çok orta-ölçekli, büyük ve çok büyük şirketlerin de tüketiciler için yaşanan acımasız yarışta kendilerini mahvetmek yerine, tüketicilere karşı ittifak içerisinde karşılıklı çıkarlarını tanımasını ve korumasını mümkün kılmıştır. Küçük tacirlerin de bunlardan öğrendiğini ve hayatta kalmak için kendi birliklerini ve kooperatiflerini oluşturduğunu görüyoruz. Bağımsız marangoz birliklerinin kendi büyük teşhir salonları bulunmaktadır ve bunlar büyük firmalarla rekabet etmektedir. Küçük tüccarlar, satın alım gruplarında bir araya gelmektedir veyahut fiyat sabitlemede anlaşmaya varmaktadır. Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir.
Devlet, yasama yoluyla kapitalizmin çeşitli ülkelerde sağlıklı ve güçlü kaldığını da gördü. Bir ülke içerisindeki karteller fiyat kırmanın yaşanmadığından ve adil olmayan rekabetin sınırlandığından emin olurken gümrük tarife politikası da bir ülkenin kapitalizminin diğerininkini yok etmesini önler. Milli gümrük tarife-yasası ve uluslararası anlaşmalar temayülü dünya pazarında artan bir şekilde eşit imkânlar sağlamaktır. Bu ticaret imkânı eşitliği görünüşe bakılırsa sadece serbest ticaret sisteminde temin edilmektedir zira halklar, ücret koşulları, medeniyetler, teknolojiler, doğal koşullar, fiyatlar ve mevcut kaynakların miktarı muhtelif ülkelerde aynı değildir. Gümrük tarife politikasının suni düzenlemelerle gerçek eşitsizlikleri dengeleme eğilimi vardır. Ancak bu sadece başlarda böyledir. Şu an için bu alanda faaliyet halen barbarcadır. Her devlet hala anlık gücünden faydalanmaya çalışır fakat bu eğilimin istikameti her halükarda nettir.
Ayrıca devlet üç aşağı beş yukarı tüm alanlarda kapitalizmin en kötü aşırılıklarının bertaraf edildiğini de görmüştür. Buna sosyal politika denmektedir. Çocukların ve gençlerin sömürüsü gibi kapitalizmin en kötü aşırılıklarına karşı işçileri koruyan yasalar tartışmasız bir şekilde belli bir koruma yaratmıştır. Başka yollarla devlet müdahalesi, düzenlemeler ve hükümler proleterlerin kapitalizmdeki konumunu iyileştirmiş ve böylece kapitalizmin kendi konumunu da iyileştirmiştir. Sosyal güvenlik yasaları, özellikle hastalık durumlarında aynı etkiyi yaratmıştır.
Fakat kapitalizm açısından bu yasaların ahlaki sonuçları asli etkilerine kıyasla çok daha önemliydi. Söz konusu yasalar hem proleter kitleler hem de politikacılar açısından gelecek hükümetler ile mevcut hükümetler arasındaki farkı bulanıklaştırmıştır. Devlet kendisi ve polisi için yeni bir iktidar alanı edinmiştir: fabrikaların denetlenmesi, işçi ve müteşebbis arasında aracılık, hasta, yaşlı, emekli proleterlerin bakımı, sadece iş tehlikelerine karşı değil bağımlı ve güvencesiz konuma karşı da koruma. Devletin ataerkil tavrı, vatandaşlar açısından devlete ve yasalarına duyulan çocuksu güveni güçlendirmiş ve artırmıştır. Kitlelerdeki ve siyasi partilerdeki devrimci ruh esasen zayıflamıştır.
Hem müteşebbislerin kendisinin hem de devletin üstlendiği [pozisyon], proleterler tarafından sadece hükümet yasalarında siyasi işbirliği yaparak değil kendi dayanışmaları içerisinde yarattıkları kurumlar aracılığıyla da devam ettirilmiştir. Marx ve Engels’in işçi sendikaları ile hiçbir ilgilerinin olmamasını istemeleri sebepsiz yere değildi. Bu profesyonel örgütleri faydasız, küçük burjuva çağının zararlı artıkları olarak değerlendirdiler. Ayrıca üreticiler olarak işçilerin sergilediği dayanışmanın bir gün kapitalizmin istikrara kavuşturulmasında ve muhafaza edilmesinde oynayabileceği rolü de muhtemelen hissetmişlerdi. İşçileri kader tarafından seçilmiş kurtarıcılar ve sosyalizmin icracıları olarak hareket etmekten alıkoyamazlardı fakat sanki kapitalizm altında yaşamaya zorlandıkları ve öyle ya da böyle bu hayatlarına ellerinden geldiğince şekil vermeleri gerektiği tek bir hayatları olduğunu düşünmelerini sağlayabilirlerdi. Bu bakımdan işçiler de, kendi sendika fonları üzerinden işsizlik, ikamet değişikliği, hastalık, bazen yaşlılık ve ani ölüm durumunda ortaya çıkan zorluklara karşı kendilerini korurlar. Müteşebbislerin, belediyelerin ya da özel istihdam kurumlarının şartlarına karşı kendi çıkarlarını muhafaza edebildikleri her yerde çıkarlarına uygun hızlı iş temin ederler. Müteşebbislerle işçiler arasında her iki tarafı da bağlayıcı uzun süreli ücret sözleşmeleri üzerinden güvenli ilişki oluşturmaya başlamışlardır. İşçiler günün gerçekliğine ve şartlarına göre hareket etmek için rahattılar ve hiçbir teori veya parti programı bunları yapmaktan işçileri alıkoyamadı. Aksine parti programları ve teoriler kapitalist çalışma koşullarının gerçekliği ile yaratılan bilgi araçlarını takip etmek zorunda kaldı. Çeşitli kamplardan her türde kuramcı ve idealist, maksatlı tedbirlerle işçileri, halihazırdaki acınası yalnız yaşamlarını temin etmelerini engellemek ister. Bu elbette başarılı olamaz. İşçiler, kitleler halinde, onur verici ve sevgi dolu sözcüklerle devrimci sınıf olarak adlandırılmaktan hoşlanır fakat bu onları devrimci yapmaz. Devrimciler kitleler halinde sadece devrim olduğunda var olurlar. Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir. Devrimcilerin olmamasından korkmanın hiç gereği yoktur: devrimciler gerçekte bir tür kendiliğinden oluşan nesil ile – yani devrim geldiğinde ortaya çıkarlar. Fakat devrimin, yeni bir oluşturucu gücün gelmesi için yeni koşullar yaratılmalıdır. Bu koşulların en iyisi, kendilerine pekâlâ iyimser de denebilen (öyle olmak zorunda olmasalar bile) tarafsız insanlar, devrimin gelmek zorunda olduğunun kesin olduğunu düşünmeyen ve fakat yeni davalarının gerekliliğine ve adaletine derinden ikna olmuş, engelleri ve tehlikeleri aşılmaz ve kaçınılmaz görmeyenler tarafından yaratılabilir. Bu tür insanlar, en iyi ihtimalle araç olan devrimi istemezler; daha ziyade amaçları olan belli bir gerçeklik ararlar. Tarihsel anıların kötü etkileri olabilir: mesela insanlar gerçekleştirecekleri başka pek çok göreve sahipken, kendilerine Romalı ya da Jakoben süsü verebilirler. Hatta daha kötüsü Hegelcileştirilmiş Marksizm’in getirmiş olduğu tarihsel bilim türüdür. Gelmekte olan devrimi hiç düşünmemiş olsaydık kim bilir ne kadar zaman önce devrimi arkamızda bulurduk. Marksizm bize hiçbir şeyi anımsatmayan bir çeşit adım getirdi. Kişinin her zaman iki adım öne ve bir adım geriye atladığı ve bu eyleminin sonunda en azından bir miktar ileri doğru hareketle sonuçlandığı Echternach sıçrama işlemini bile sağlamamıştır. Marksizm devrimin amacına doğru kasti görünür hareketlerde bulunur fakat bu yüzden sadece ondan çok daha uzağa gider. Devrimi sonucuna göre tasavvur etmenin her zaman için ondan korkmaya eşdeğer olduğu sonunda anlaşılmıştır. Birine harekete geçerken ne olabileceğini düşünmesi değil ne yapması gerektiği tavsiye edilmesi uygundur. Günün talebi, tam da kalplerinin, arzularının, adaletlerinin ve muhayyilelerinin çalışmalarını çok temel ve çok radikal bir biçimde inşa etmek isteyenler tarafından karşılanmalıdır.
Elbette bu kişiler, yukarıda açıklandığı üzere bu son on yıllarda gözlemlediğimiz müteşebbisler, devlet ve işçilerin yaptığı gibi kapitalizmi yamamaktan farklı bir şeyler inşa etmelidirler.
İşçilerin örgütlerindeki, sendikalardaki mücadeleleri, yaşam içindeki durumlarını ve çalışma koşullarını iyileştirmek de bu bağlamın bir parçasıdır. İşçilerin kendi sendika fon sistemleri üzerinden, Marksistlerin önlenemez kaderleri dedikleri, üreticiler olarak müdahale ve düzenlemelerindeki kapasitelerinin nasıl olduğunu gördük. Fakat sendikaların bir diğer önemli görevi de halen müzakereler ve grevler yoluyla çalışma saatlerinin kısaltılması ve daha yüksek ücretler için mücadeledir.
Ücretleri yükseltme mücadelesi, ferdi üreticilerin tüketicilerin toplamına karşı – bu tüketiciler ne kadar çok ve birleşmiş olsalar dahi – her daim gerçek bir mücadeledir. Söz konusu üretici mücadelesine bir ara herkes ya da başkaları girdiği için bu, işçilerin kendilerine karşı verdiği bir mücadeledir. İşçiler ve işçilerin örgütleri, tümüyle amatör bir biçimde, aldıkları ücreti mutlak bir miktar olarak düşünme eğilimindedir. 5 Mark’ın 3 Mark’tan büyük olduğu şüphe götürmez. Elbette dün sadece 3 Mark alıp bugünden sonra ücret olarak gün başına 5 Mark alacak olan işçinin sevincini çok göremeyiz ya da anlamamazlık edemeyiz. Burada mesele sadece o işçinin üç, beş veya on yıl içinde sevinmek için hala bir nedeni olup olmayacağıdır. Zira para sadece fiyatların ve ücretlerin birbiri ile ilişkisinin ifadesidir. Bu tümüyle paranın satın alım gücüne bağlıdır.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler.
Elbette, ücret artışları, tıpkı vergiler ve gümrük tarifelerinin artışları gibi malların fiyatlarının artmasına sebep olur. Doğal olarak piyano-işçisi müteakip şekilde tartışma eğilimindedir: Piyanolar daha pahalı olmuşsa bundan bana ne! Ben daha yüksek ücret alıyorum ve piyano da satın almıyorum; ekmek, et, giysi ve konut vs. alıyorum. Dokumacılar bile örneğin şöyle diyebilir: Almam gereken malzeme daha pahalı olmasına rağmen, ihtiyaçlarımın sadece çok küçük bir kısmının pahalı olmasına neden oldum fakat kendi toplam ihtiyacımı karşılayacak olan bütün maaşımı arttırdım.
Şahsi bencilliğin bu ve benzeri itirazlarına cevap P.J. Proudhon’a borçlu olduğumuz temel, kapsayıcı biçim ile anında verilebilir: “Ekonomik meselelerde sıradan özel kişi için doğru olarak düşünülen [şey], kişi onu tüm topluma uygulamak istediği anda yanlışa dönüşür.”
Ücret mücadelelerinde işçiler, tıpkı kapitalist toplumun katılımcılarının hareket etmesi gerektiği gibi, dirsekleri ile savaşan benciller gibi hareket ederler ve tek başlarına hiçbir şey elde edemeyeceklerinden örgütlü, birleşmiş benciller olarak savaşırlar. Örgütlü ve birleşmiş işçiler ekonominin bir kolunun yoldaşıdır. Tüm bu dernek-şubeleri, birlikte, kapitalist mal pazarının üreticileri rolünü oynayan işçilerin toplamını oluşturur. Bu rolde işçiler, kapitalist müteşebbislere karşı olduğunu düşündükleri, gerçekte tüketiciler olarak kendi kapasitelerine karşı olan bir mücadeleyi sürdürürler.
Sözüm ona kapitalist, sabit, elle tutulur bir figür değildir. Kabahatin elbette çoğunun atfedilebileceği kapitalist bir aracıdır, fakat işçinin üretici olarak militanca ona yöneltmek istediği yumruklar hedefi ıskalar. İşçi vurdukça vurur, fakat sanki mücerret bir seraba karşı vuruyor gibidir ve yumrukları kendi geri düşer.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler. Bir mühendis, müdür ya da satış elemanı şahsi özellikleri ya da bilgisi nedeniyle kendi işvereni için vazgeçilmez ise, bir gün şunu söyleyebilir: Şu ana kadar 20.000 Mark ücret aldım, bana 100.000 ver yoksa rekabetin safına geçeceğim! Bunda başarılı olursa, hayatının geri kalanı için belki de son zaferi elde etmiş olacaktır. Bir kapitalist gibi hareket etmiştir. Bencillikle bencilce savaşmıştır. O halde bir bireysel işçi kendisini zaman zaman vazgeçilmez kılabilir, hayat içindeki konumunu iyileştirebilir ya da tümüyle servet alanına geçiş yapar. Fakat işçiler kendi sendikalarında mücadele ettikçe kendilerini sayıya indirger; her biri şahsen önemsizleşir. Bu nedenle işçiler çarkın dişlisi olarak rollerini kabul ederler. Sadece bir bütünün parçaları olarak hareket ederler ve bütün onlara karşı tepki verir.
Böylelikle üreticiler olarak işçilerin mücadeleleri tüm malların üretiminin daha pahalı hale gelmesine sebep olur. Bu enflasyon, kısmen lüks malları etkilese bile, çoğunlukla zaruri kitle ihtiyaç mallarının fiyatlarında artış ile sonuçlanır. Doğrusu bu fiyat artış orantılı değil orantısız olur. Ücretler yükseldiğinde fiyatlar orantısız artar; ücretler düştüğünde ise fiyatlar orantısız bir şekilde yavaş ve az düşer.
Sonuçta bir süre sonra işçinin bir üretici rolü ile mücadelesi gerçeklikte tüketici olarak işçilere zarar verir.
Bu, pek çoğu için hayatı daha da güçleştiren yaşamsal maliyette olağandışı enflasyondan dolayı tümüyle ya da çoğunlukla işçilerin kendilerinin suçlanabileceği anlamına kesinlikle gelmez. Pek çok sebep vardır ve bencillik her zaman kabahatlidir, zira hiç genel ekonomi ve dolayısıyla kültür tanımaz. Bu faktörlerden biri, bu mücadelede en alt seviyede bile olsa kapitalizmin üyesi olmaya açıkça rıza göstermiş üreticilerin mücadelesidir. Kapitalistlerin kapitalistler olarak yaptığı her şey temeldir; işçilerin kapitalistler olarak yaptığı her şey proleterce temeldedir. Elbette ki bu ifade sadece onların rezil bir rolü kabul ettikleri anlamına gelir. Bu, onların rolleri dahilinde ve haricinde düzgün, cesur, yüce gönüllü, kahraman olabilecekleri gerçeğini değiştirmez. Hırsızlar bile kahraman olabilir, fakat ücret ve fiyat artışı mücadelelerinde işçiler bilmeden hırsızdırlar, kendi kendilerinin hırsızıdırlar.
Kimileri sendikaların grevlerle sadece ücret artışları için değil çalışma saatlerinin kısaltılması, diğer işçilerin şikâyetleri ile dayanışma sergileme, çalışma belgeleri, vs. için de mücadele ettiğini işaret edecektir.
Buna cevap şudur ki bu bağlam içerisinde tek ilgili etken ücret artışıdır ve bizim burada sendikalara karşı savaştığımızı düşünmek bariz bir yanlış anlaşılma olur! Ah hayır! Sendikaların kapitalizm içerisinde tümüyle gerekli bir örgüt olduğu burada kabul edilmiştir. Burada gerçekte ne söylenmekte olduğunun nihayetinde anlaşılmasına müsaade edin. İşçilerin devrimci bir sınıf olmadığı, fakat kapitalizm altında yaşaması ve ölmesi gereken bir grup yoksul gariban olduğu burada kabul edilmiştir. Belediyelerin, devletin “sosyal politikasının”, işçi partisinin proleter politikalarının, işçi sendikalarının proleter mücadelesinin ve sendika fonunun, hepsinin işçiler için ihtiyaç olduğu burada teslim edilmiştir. Ayrıca yoksul işçilerin, bütünün çıkarlarına, hatta tüm emek gücünün çıkarlarına her zaman saygı gösteremediği de kabullenilmektedir. Çeşitli ekonomik sektörler kendi bencil mücadelelerini vermelidir, zira her sektör diğer sektörlere nispetle azınlıktır ve artan geçim gideri enflasyonunu göz önünde tutarak kendisini savunmalıdır.
Fakat burada tanınan, teslim edilen ve kabul edilen her şey, işçilerin üretici rollerini kapitalizmin yoksul, en alt seviyesi olarak değil de devrimin ve sosyalizmin kader tarafından seçilmiş taşıyıcıları şeklinde anlamak isteyen Marksizme bir darbedir.
Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Burada söylüyorum: Hayır! Tüm bunlar, işçiler kapitalizmden nasıl çıkılacağını anlamadığı müddetçe kapitalizm altında gereklidir. Fakat tüm bunlar sadece kapitalizmin fasit döngüsü içinde daire çizmeye neden olur. Kapitalist üretim içerisinde ne olursa olsun sadece kapitalizmin daha derinlerine sürükler ama ondan çıkışı asla sağlamaz.
Aynı şeye bir başka açıdan bir kere daha bakalım. Kapitalist – Marx ve diğerlerinin kapsamlı şekilde ve pek çok değerli, ayrıntılı pek çok tanımla gösterdikleri gibi – işçilere karşı gasp suçu işlemektedir; kapitalist eylemleri ile sizin hiçbir emek aracınızın, hiçbir iş-yerinizin ve teşebbüs aracınızın olmadığını; işçilerin büyük sayılarda, genellikle ihtiyaçlarından daha fazla sayıda olduğunu o yüzden onların önerdiği ücrete çalışmaları gerektiğini söyler. Kapitalistler, açık bir anlaşmaya ihtiyaç duymaksızın, işçilere karşı basbayağı aynı davranışı sergilerler, fakat ulusal ve uluslararası ölçekte birbirlerine karşı sert bir rekabette kilitli kalırlar. Bundan iki dizi gerçek çıkar: düşük ücretler ve düşük fiyatlar. Fakat eğer işçiler bu gaspa karşı ihtiyaçtan ve doğru bir şekilde birleşir ve cevap verirse – Yüksek ücret ödemeyi reddederseniz hiçbirimiz çalışmayacağız – o zaman sonuç şu olur: yüksek ücretler ve yüksek fiyatlar. Bunun üstüne kapitalistler de önce karşılıklı destek ve işçilerin baskısına karşı güvenlik için, ikinci olarak ücret sabitleme için kartellerle birleşirse, o zaman ücretleri artırmak çok daha güç, fiyatları yükseltmek ise çok daha kolay olacaktır. Ardından ucuz yabancı rekabete karşı gümrük-koruma gelecektir. Bazen de yabancı ülkelerden veya en azından kırsal bölgelerden ucuz, talep sahibi olmayan işçilerle, ya da erkek işçilerin kadın işçilerle, vasıflı işçilerin vasıfsız işçilerle, el emeğinin makinelerle ikamesi gelecektir. Görülebileceği üzere kapitalizmin, işçiler fiyatları değil de sadece ücretleri etkileyebildikleri müddetçe, her zaman avantajı olacaktır.
Bu bakımdan eğer işçiler kapitalist mal pazarı için üretici olarak rollerini sürdürürse ve fakat buna karşın kendi durumlarını radikal bir biçimde iyileştirmek isterlerse, diğer bir deyişle kapitalin çıkarlarından kendileri için bir pay alırlarsa, bu durumda ücretleri ve aynı zamanda düşük fiyatları hedeflemekten başka bir seçenekleri kalmaz. İşçiler, sosyalist örgüt biçimini, bir kooperatifi, kendi tüketimlerinin hizmetine koyup böylelikle aracıların bir kısmını yaşamdaki ihtiyaçlarının bir kısmından – gıda, konut, giysi, ev eşyaları vs. – tasfiye edebildikleri takdirde, kendi kendine-yardım ile belli bir dereceye kadar, kapitalizm içerisinde bile bu yönde hareket edebilirler. Dolayısıyla sendikalarda örgütlenen, görece yüksek ücret alan işçiler, tüketici kooperatiflerinde (buna konut kooperatifleri de dâhil) görece düşük fiyatlarda ihtiyaçlarını karşıladıklarında başarılarının bir kısmının keyfini gerçekten de çıkarma şansına sahip olurlar.
Kapitalist kârın bir kısmını işçilerin ellerine aktarmanın bir başka radikal yolu, diğer bir deyişle, servetin müsaderesi, devlet ya da belediye yasası ile eşanlı asgari ücret ve azami fiyat belirlemektir. Bu, orta çağ komünlerinin aracılığıydı ve Fransız devriminde – gerçek başarı olmaksızın – fiilen denendiğinden daha çok önerilmişti. Hadi koşulların tümüyle farklı olduğu ve tabiri caizse gerçek kültürün ve toplumun olduğu Orta Çağlar’ın komünal politikalarına itibar etmeyelim. Bu tür bir servet müsaderesi belki sert geçiş zamanlarında geçici olarak tavsiye edilebilir bir devrimci sınıf politikasıdır fakat en fazla sosyalizme giden yolda sadece küçük bir adımdır, sosyalizmin kendisi değildir zira sosyalizm kesinlikle sert bir cerrahi müdahale değil, daimi sıhhattir.
Her iki izlenen yolda – sendika ücretleri ve kooperatif fiyatlarının bileşimi ile eş anlı yüksek ücret ve düşük fiyat sabitleme yasası – amatörce ve sadece geçişsel kapitalizm ve sosyalizm alaşımına sahiptir. Tüketimin örgütlenmesi sosyalizmin başlangıcıdır; üreticilerin mücadelesi kapitalizmin çürüme belirtisidir. Yüksek ücretler ve düşük fiyatlar eşanlı, ürkütücü bir uyuşmazlıktır ve kapitalist bir toplum, hükümetin yüksek ücret ve düşük fiyat uygulamasından daha fazla, güçlü bir sendika hareketi ve sağlam bir tüketici-işbirliği hareketinin eşanlı etkilerini atlatamaz.
Böylesi sabitlenmiş bir para değeri – ki her iki durumda da sahip olacağımız şeydir – korkunç bir patlama tesis edecektir ve devlet ve toplumun iflasının başlangıcı olacaktır.
Bu şiddetli bir devrimin işareti olabilir fakat elbette bir kez daha kapitalizm paçasını kurtaracaktır. Bugün bile sendika ve kooperatif hareketlere yan bakılmaktadır. Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Hiçbir toplum ne yüksek ücretler ve düşük fiyatlarla ne de düşük ücretler ve yüksek fiyatlarla var olamaz. Görece barış zamanlarında, kapitalistler ve işçiler kendi kör şahsi bencillikleri içinde yüksek fiyatlar ve yüksek maaşlar ve ücretler peşinde koşmaktan kaçınmayacaktır ve böylelikle lükse tamahı ve tatminsizliği, yaşamdan memnuniyetsizliği, para elde etmede güçlükleri, iş durdurmaları, kronik krizleri ve ekonomik durgunluğu çoğaltacaktır. Devrim sırasında eğilim, 1848’de Proudhon’un müthiş bir şekilde ve fakat başarısızlıkla savunduğu gibi, düşük fiyatlar! düşük gelir! düşük ücretler! olacaktır ve inşallah bu sefer bu düşünce galip gelecektir. Özgürlük, mobilite, neşeli bir haleti ruhiye, daha hızlı para dolaşımı, daha kolay bir yaşam, mütevazi neşe ve saf masumiyet ile sonuçlanacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5524
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.17 03:24 karanotlar Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı

Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı
https://preview.redd.it/xed32w0j68z41.jpg?width=736&format=pjpg&auto=webp&s=52bbf5262977a3a4edc0698f8bee2a74a926fc07

Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum.

Sedat Ulugana
“Soykırım”, fizikî yok oluşu öngördüğü gibi ruhsal yitimi de ifade eder. 1915 Ermeni Soykırımı, her iki özelliği de güçlü bir şekilde ihtiva eder. Bununla birlikte Ermeniler üzerinde gerçekleştirilen her iki yok edişe rağmen “soykırım” ifadesi, görece yeni sayılır. Ermeniler özelinde gerçekleşen olaylar, 1800’lerin ortalarında “terör”, yüzyılın sonuna doğru “katliam” ve Yahudi Holokostu sürecinden sonra “jenosid”, yani “soy”un kendisini bitirmeye dönük siyasal bir proje olarak tanımlandı. Kuşkusuz, mezkûr tarihsel gerçeğe dair binlerce metin yazıldı. Ancak bunların çoğunun hakikat tözüne tümüyle yaklaşmayı başaramadığı ileri sürülebilir. Zira ilkin sözlü kolektif hafıza es geçiliyor sonra da bir taraf aklanmaya ya da suçlanmaya çalışılıyor. Bundan da ilginç olan şey, bu soykırımın suçunu Kürde yıkmak ya da kimi Kürtlerin efendiler adına suçu üstlenmeleridir. Burada, Fırat Aydınkaya’nın “Sekiz Soruda Ermeni Soykırımı ve Kürtler” başlıklı yazısı vesilesiyle söz konusu olguya yoğunlaşmaya çalışacağım.
Ne zaman Ermeni Soykırımı söz konusu olsa, Türk tarihçi çevre ve kurumları hemen belgeleri açma argümanını ortaya atarlar. Ancak zaten “soykırım” niyet bazında bir proje olarak öngörülüp icra edildiği için, soykırımcı elinden geldiğince “kanıt” niteliği taşıyan her şeyi (buna ölü insan bedeni de dâhil) yok etmeyi esas alır. Nazi kampları, Dersim, Zilan, Ruanda ve Bosna örneklerinde bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. Ama soykırımcının yok etmeyi bir türlü başaramadığı veri, kolektif hafızayı sarıp sarmalayan “söz”dür. Onun için maddi kanıt bulunsun ya da bulunmasın, Anadolu ve Kürdistan’daki devasa kolektif hafıza, bize bu topraklarda soykırımların yaşandığını söylüyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere dönük gizli ajandasının olmadığına şahsen inanmadığım gibi bazı çevrelerin “katliam savaş yıllarında spontane gelişti” tezine de katılmıyorum. Soykırım kavramsal olarak içinde muntazam bir programı ve disipline edilmiş bir çerçeveyi barındırır. Ancak Ermenilere dönük katliamlara bakıldığında “plandaki eksiklikler” göze çarpar. Bunun başat nedeni, yerelin iradesinin çoğu zaman merkezin iradesinin önüne geçmesidir. Bu sadece Ermeni katliamlarına özgü bir şey değil, disipline edilemeyen Osmanlı idaresinin kadim bir özelliğidir. İşte Kürde soykırım suçunu yıkma girişimi tam da buradan, yani yerelin iradesinin görünür olduğu noktadan el alıyor.
Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum. Öte yandan tarihsel olarak “Ermenilerle Kürtlerin arasında ölümcül gerginliğin olduğu birçok yerin mevcut olduğu” tezi de son derece sorunludur. Şayet kastettikleri yerler Bitlis ve Van vilayetleri ise, meselenin tarihsel ve toplumsal çerçevesini deşmekte yarar var.
Bazı akademisyenlerin iddialarının aksine her iki vilayette de Sünni Kürtler total nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Bitlis vilayetinin kadim coğrafyası Mervanîlerden çok sayıda Kürt mirliğine (Bitlis, Hîzan, Şîrvan, Xerzan/Garzan, Hezo, Çapakçur, Karni, Zirki) ev sahipliği yaparken, Van kalesi ve etrafındaki şehri dışarıda tutarsak, birden fazla Kürt mirliğinin (Hekari, Westan, Miks, Bargirî, Mehmûdî ve kısmen Bazîd) etkinlik sahalarını görürüz. Ermeniler “reaya” yani Kürtlerin deyimi ile “fileh” (fellah/çiftçi) kesimini oluştururken, Kürtler “aşiret” olarak konuşlanıp daha çok mirin “talan ekonomisi”nde operasyonel güç olarak kullanılır. Talan, bu süreçte içsel bir aksiyonu içermez, yani bazı Osmanlı tarihçilerinin çarpıttığı gibi, mirlik sahasındaki aşiretin yine aynı mirlik sahasındaki Ermeni köylüyü talan etmesine değil, mirin düşmanına dönük dışsal bir aksiyon söz konusudur.
Kürtler ve Ermeniler arasındaki bu klasik ve yaygın tarihsel ilişki, Kürt mirlerinin tasfiye edildiği 1850’lere kadar sürdü. Mirlerin tasfiye edilmesinden sonra, Kürt coğrafyasındaki aşiretlerin yapısı değişti. Bu süreçte “tekrar-aşiretleşme” yaşandı, İstanbul’dan gönderilen “kırmızı fesli efendi” etkili olamadı, siyasal ve sosyal boşluğu Mevlâna Halit’in “şeyh” halifeleri doldurmaya çalıştı. Bu şeyhler işe koyulurken, özellikle muazzam derecede iç içe geçmiş olan Kürt-Ermeni toplumunun silikleşen dinî kodlarından “mustarip”lerdi. 1860’larda Kürt aşiretlerinin azımsanmayacak bir kısmının Êzidî olduklarını da hesaba katarsak, şeyhlerin işlerinin ne kadar zor olduğunu görürüz. Bu süreçte şeyhler özellikle Kürt aşiretlerini yeniden Sünnileştirmeye çalışarak işe başladılar ve bu süreci Hristiyan karşıtlığı üzerinden gerçekleştirdiler. İşte Halidî Norşin Şeyhi Diyaddin’in (Şeyh Hazret) Ermenilerle mukim Muş ovasından geçerken, “kötü kokuyorlar” diye burnunu kapatıp, Badikan aşireti muhitine vardığında “cennet gülü gibi kokuyor” diyerek elini burnundan çekmesi buna delalettir. Velhasıl Sünnileştirme, Hamidiye Alayları sürecini de içine alarak 1900’lerin başına kadar aralıksız sürdü ve bu süreç, Ermenilerden önce, Kürtlere dönük bir projeydi. Nitekim bölgeyi ziyaret eden Safi Paşa, Garzan’daki Ermenilerin çoğunluğunun Ermenice bilmediğini, Kürtlerin ise sadece ismen Müslüman olduklarını ama daha çok Ermeniler gibi yaşadıklarını görünce şaşkınlığını gizleyememişti.
1900’lerin başlarında Hamidiye Alayları menşeli birkaç elit Kürt ailesini saymazsak, Kürtler ve Ermeniler arasında düşmanlıktan ziyade, dayanışma ve ortak yaşam ruhu mevcuttur. Elbette bu süreçteki Hamidiye Alaylarının talan seferlerini ve kitlesel katliamlarını göz ardı etmemek gerekir. Mirlik nostaljisi yaşayan Hamidiye Alayları, bir Osmanlı projesi olarak sadece Ermenilere dönük talan seferlerine girişmediler, Hamidiye sisteminde kendisine yer bulamayan aşiretlere de saldırdılar ve bölgelerini yağmaladılar. Bununla yetinmeyip birbirleri ile de savaştılar ve birbirleri yağmaladılar. Bu bağlamda Hesenan-Heyderan ve Sîpkan çatışmaları hemen akla gelmelidir.
Hamidiye şiddeti, Ermeni modernitesi için de güçlü dayanaklar ortaya çıkardı. Taşnaksütyun (Ermeni Devrimci Federasyonu), siyasal bir oluşum olarak ortaya çıktığında, Ermeniler nezdindeki Hamidiye nefretini genelleştirip, bu nefreti umum Kürtlere mâl etmeyi başardı. Döneme dair Osmanlı arşivinin sıkıntılarını göz önüne alarak naçizane şu öneriyi yapabilirim: Özellikle Van ve Bitlis’teki Rus, İngiliz ve Fransız viskonsolosların tuttukları notlara ve kaleme aldıkları gözlem raporlarına bakılabilir. Bu dönemde Taşnaksütyun son derece çelişkili bir politika yürütür. Hareketin bir kanadı Kürtlere dönük barışçıl bir programı savunup bu program çerçevesinde “Kürt aydınlanması ve modern Kürt kimliğinin oluşum süreci”ne katkı sunmayı teklif eder. Öbür kanat ise, Bizans’la hem-zaman olan Büyük Ermeni İmparatorluğu’nun tekrar tesis edilebileceğini ve bu nostalji uyarınca “dağlı vahşi Kürtler”in bu “ata yurdu”ndan kovulması gerektiğini savunur.
Meşrutiyet (1908) yani “Jöntürk Devrimi”, bütün Osmanlı sahasında olduğu gibi Kürt-Ermeni ilişkilerinde de mühim bir kırılma noktasına tekabül eder. 1908’e kadar hilafetin sadık hizmetçisi Hamidiyeli Kürtler, Al-i Osman devletinin sadık kulları iken, 1908’den sonra “zalim Abdülhamit rejiminin suç ortakları” ve “meşrutiyet/aydınlanma karşıtı gericiler” olarak kodlandılar. Hakeza 1908’e kadar devlet için Ermeni cenahı “fesad yuvası” iken, 1908’den sonra nispeten ve kademeli olarak “Abdülhamit rejimi döneminin mağdurları”na dönüştü. Kuşkusuz bu dönüşümün mimarı da Taşnaksütyun’dur. Nitekim, Taşnaksütyun’un mühim isimlerinden Rupen Paşa, Muş ovasında düzenli Osmanlı birliklerine karşı savaşırken, “meşrutiyetin ilanı” haberini bir çatışma esnasında Osmanlı askerlerinden alır ve birkaç gün sonra Muş’a inerek, Muş ahalisinin tezahüratları eşliğinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın afili kadrolarından birine dönüşecek olan İttihatçı Ömer Naci ile birlikte resmî askerî geçite katılır ve “soykırımın taşra organizatörü” olarak nitelendirilen Hoca İlyas Sami ile kucaklaşır. Aynı şekilde pek de “Kürtlük” iddiası olmayan Hoca İlyas Sami ile Keğam Garabetyan, İttihat Terakki Cemiyeti-Taşnaksütyun ittifakı boyunca (1908-1914) her seçimde Muş mebusları olarak Mebusan Meclisi’ne seçilirler.
Söz konusu süreçte artık “günah keçisi” Hamidiye Alayları özelinde Kürtlerdir. Meşrutiyet’in ilanı ile Kürt elitleri elimine edilmeye çalışılır. Kör Hüseyin Paşa İran’a kaçar, (1909’da Muş hapishanesinde zehirlenerek öldürülen) Hesenanlı Rıza ile kardeşleri Fetullah ve Seyyid Ali tutuklanır, Kürt Teavvün ve Terakki Cemiyeti’nin büroları teker teker kapatılır. Muş Murahassı naibi Rahip Vartan, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) merkez bürosuna göndermiş olduğu bir ihbar mektubunda “toplantı yapan Kürtler Meşrutiyet idaresine karşı ayaklanacaklar ve bu süreçte de Ermenileri katledecekler” diye yazar. Rahip Vartan ihbar mektubunda, iki cihan bir olsa yan yana gelemeyecek olan ve yıllardır birbirleri ile kan davalı olan Heyderan, Cibran, Hesenan ağalarını, daha etkin bir mürit ağı için birbirleriyle rekabet edip birbirlerinin fetvalarını “batıl” ilan eden Gayda, Norşin, Küfra tekkelerine bağlı şeyhler ile bir araya getiriyordu! Daha sonra İTC’nin gizli ajanları tarafından yapılan tetkikatlar neticesinde anlaşılacaktı ki böyle bir toplantı hiç gerçekleşmemişti!
Aydınkaya, Taşnaksütyun-İTC seçim ittifakı döneminde boy veren Kürt entelijensiyasının “o dönemki ittihatçıların kıyıcı diskuruna başvurarak Ermeniler için ‘dahili düşman’ tabiri kullandığı” iddiasını görünür kılmak için kadim bir hanedan olan Bedirhanîlerden gelen Salih Bedirhan’ın “Rojî Kurd” dergisinde 1912’de yazmış olduğu bir makaleye atıf yapıyor. Salih Bedirhan’ın yazısının genelinden cımbızlanarak alınan bu ibare üzerinden dönemin Kürt entelijensiyasını soykırım konusunda mahkûm etmeye dönük bu “kanıt” niteliğindeki cümlelerin, her gün düzenli olarak İstanbul, Paris ve Londra olmak üzere onlarca merkezde günlük ve haftalık yayın yapan Ermeni neşriyatının Kürtlere dönük hamasi ve ırkçılığa varan yazılara karşı yazılmış fevri bir cevap olduğunu hesaba katılmıyor.
Bedirhanileri “soykırım” üzerinden mahkûm etmeye çalışan kesimler, aynı aileye ve entelektüel kategoriye dâhil olan Abdurahman Bedirhan’ın “Pro-Armenia” ve “Kürdistan” gazetelerinde yayınlanan ve Ermeni mücadelesini öven yazılarının Geliyê Guzan’da bir Ermeni fedainin üstünde yakalandığından haberi olmayabilir! Aynı Salih Bedirhan’ın Erciş’teki Timur, Emin ve Hüseyin Paşalara, “Ermenilere asla zulmetmeyiniz” başlıklı bir mektup gönderdiğinden de haberi olmayabilir! Yine Fransız rahip Bonte’nin iddiasına göre istihbaratçı olduğu sanılan Rus gazeteci M. Berezowsky, 1913 baharında Siirt’te Yusuf Kamil Bedirhan ile görüşmüştür (Yusuf Kamil, bu görüşmeyi de daha sonra doğrulamıştır). Rus gazeteci, kendisine Rusya’nın Kürtlere “bağımsızlık tanıma” niyetinde olduğunu ve bunun için kendilerine silah yardımı yapılacağına dair teminat vermiştir. Bu teminata karşılık ise Bedirhan’dan öncelikle Ermenileri katletmelerini istemiştir. Bedirhan, “katliam” talebine şiddetle karşı çıkmış ve görüşmeyi ivedilikle Fransızlara bildirerek Rusların Ermenilere dönük bu örtülü projesini teşhir etmişti. Fazla değil, bir yıl sonra olgunlaşan Kürt hareketinin bir meyvesi olarak, Bitlis’te bir Kürt başkaldırısı cereyan edecekti ve Halife Selim’in işbirliği, hiç olmazsa tarafsız kalınması yönündeki dostane mektuplarına rağmen Taşnaksütyun özelinde Ermeniler silahlanıp “Bitlis İsyanı”nın bastırılması için İTC ile kol kola Kürtlere karşı savaşacaklardı. Fransız viskonsülün deyişi ile “Şeyh Şahabeddin ve Seyyid Ali’nin dar ağacında asılı bedenlerini gören Kürtler sadece İTC’yi değil ittifak yaptığı Taşnaksütyunu da sorumlu tutacaklardı.” Elbette İTC-Taşnaksütyun ittifakı, bununla da yetinmeyip, günümüzde hâlâ Van yöresinde söylenen “Şekir Ağa” stranına ilham kaynağı olan, dönemin Kürt hareketinin mühim kadrolarından Hertoşili Şekir’i öldürecekti. Belki de aslen Bitlisli olan Xelîl Xeyalî, “Ermenileri dahil düşman görüp onlara (kurmê darê) yakıştırması”nın nedeni, bu gelişmelerdi!
Aydınkaya, soykırım yıllarında asker kökenli Kürt aydınlarının Osmanlı ordusu saflarında bulunduğunu ileri sürerek bu aydınların soykırımın aksiyon safhasına katılmış olduklarını ileri sürüyor. Oysa bu yıllarda “Ordu saflarında bulunma” hali sadece Kürt aydınlarına özgü bir durum değildir. Torosyan gibi Ermeni kökenli subayların yanı sıra onlarca Arap, Türk, Arnavut, Boşnak ve Çerkez aydın da savaş cephelerindeydi. Yıllardır soykırıma katılmak ve hatta yönetmekle ile itham edilen Cibranlı Halit Bey ise, bu süreçte Kürtlerin ve Ermenilerin yaşadığı muhitlerin çok uzağında, Filistin cephesindedir. 1916’nın sonlarında bölgeye gelecek ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili son anda Deli Halit Paşa’nın elinden kurtarıp Aras boylarına götürecektir. Kadri Cemil Paşa ve İhsan Nuri’nin de Iğdır ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili kurtardığını biliyoruz. Hesen Hişyar Serdî’nin çocukları kurtarmak için canı pahasına jandarmalara karşı direndiğini biliyoruz.
Aydınkaya hızını alamamış, Kürt edebiyatından da bir örnek vermek istemiş ve Hecî Qadirê Koyî’nin “Xakî Cizîr û Botan, ye’ni willatî Kurdan / Sed heyf û mixabin deyken be Ermenistan” (İmlâsını düzeltip çevirisini ekliyorum: Cizre ve Botan toprağı yani Kürt ülkesi/ne yazık ki Ermenistan diye adlandırılıyor) dizelerini soykırıma ilhamla nitelendirmiş! Koyî’nin bu beyti, takriben 25 yıl sonra gerçekleşecek olan katliamlara nasıl ilham kaynağı olmuş olabilir? Söz konusu dönemde İstanbul’da bulunan Koyî, Osmanlı anasırı içinde yaygınlaşan milliyetçi söylemin bir örneğini vermiş sadece. Burada Ermeni Soykırımı’na ilham gibi anakronik bir içerikten çok “Kuzey Kürdistan-Batı Ermenistan” tartışmasını Kürt milliyetçiliği içinden okumaktan söz edilebilir. Kürtçe konuşmayan Kürtleri “piç” sıfatıyla tahkir etmekten geri durmayan sert mizaçlı şairin “Wilayeti Kurdan” dediği sahanın kuzeyini, oryantalistlerin tabiriyle “Armeno-Kurd” coğrafyasını hiç görmediğini de unutmamak gerekiyor.
1915 Nisanı’nda başlayıp bütün yıla yayılan katliamlara iştirak eden Feyzi Bey, Hoca İlyas Sami ve Hacı Musa Bey gibi aktörlerin yanına birkaç kişi daha eklemek istiyorum. Van’da Gıdıkzade Süleyman, İdris, Vanlı Şevket Efendi, Muş’ta Seidê Nado vd. Bu şahsiyetlerin hemen hemen hepsinin 1914 sonbaharına kadar Teşkilat-ı Mahsusa’ya üye olduklarını biliyoruz. Pirinçizade Feyzi Bey, Diyarbekir bölgesindeki Ermeni tehcirinden sonra şehirdeki Ermeni mallarının büyük çoğunluğuna tek başına el koydu ki bu sermaye yeğeni Ziya Gökalp’ın İstanbul camiasına Türkçü bir ideolog olarak katılmasını sağladı. Aynı Pirinçizade, 1925 Şeyh Sait İsyanı sürecinde Kürt hareketinin darmadağın olmasını sağladığı gibi, Palu-Genç-Lice üçgenindeki Kürt katliamlarının da mimarı oldu. Topalzade lakaplı Hoca İlyas Sami (Muşlular onun için “Topalzade köprü olsa üzerinden geçilmez” derlerdi), Azadî Hareketi’nin önderi Cibranlı Halit Bey’i devlete teslim eden, Ermenilerden sonra Muş ovasını Kürtsüzleştiren eski ittihatçı yeni Kemalist bir kadroydu. Gıdıkzade İdris ve Süleyman (Hüsamettin Cindoruk’un dünürleri), Erciş kent merkezindeki bütün Ermeni mallarına tek başlarına el koydular. Ağrı İsyanı sürecinde Zilan deresinde 15 bin Kürdün katline bizzat katıldılar. Vanlı Şevket Efendi (“gazeteci” Fatih Altaylı’nın dedesidir), Van’daki Ermeni kiliselerine bile el koyduktan sonra 1930 Zilan katliamına iştirak etti ve Zilan’daki Kürt köylerini uhdesine aldı. Seîdê Nado ise, “ganimet elde edemeden” 1916 kışında Bulanık’taki bir çatışmada öldürüldü.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın mühim isimlerinden Hacı Musa Bey (İBDA-C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun dedesidir), Azadî Hareketi’ne sızdırılan bir muhbirdi. Bu konu, dönemin Muş Valisi Sakıp Bey’in raporlarında detaylı şekilde anlatılır. Hacı Musa Bey, Ermenilere ait arazileri Hoca İlyas Sami ile paylaşmaya yanaşmadığı için Ankara’ya şikâyet edilir. Önce Sinop’a daha sonra da Kayseri’ye sürgün edilir. Sürgünde Mustafa Kemal’e gönderdiği mektupta “Ermeni mezalimi ve Şeyh Sait dönemi hizmetlerimi hatırlayınız ekselansları. Duydum ki Ankara’da bir çiftlik kurmuşsunuz (Atatürk Orman Çiftliği kastediliyor, S.U.) beni yanınıza alınız, çobanınız olmaya razıyım” diyordu. M. Kemal’den yüz bulamayınca, sürgünde bulunan Kör Hüseyin Paşa’ya sığındı. Oradan firar ederek Binxet’e, yani günümüz Rojavasına geçti. Yarısı eski Taşnaksütyun kadrolarından oluşan ve Kürt-Ermeni ittifakını savunan Xoybun’a kaydoldu. Ama birkaç ay sonra öldü. Oğlu Medeni ise Kör Hüseyin Paşa’yı öldürüp Türkiye’ye döndü ve devlet tarafından affedilip “milis” kadrosuna alındı. Medeni, yıllarca Muş ovasında Seyîdxan, Elîcan ve Ağrı isyanının diğer kılıç artıklarını avladı. Kör Hüseyin Paşa’ya gelince; kendisi 1914 sonbaharında Sarıkamış-Erzurum dolaylarına gönderilmişti. 1916 yılına kadar da cephede savaştı. Yenilince ailesini de yanına alarak Urfa’ya kadar kaçtı ve 1920’ye kadar bölgeye dönemedi. Şahsen birkaç yazıda Kör Hüseyin Paşa’nın katliamlarına katılmış olabileceğini ima etmiştim, lakin Mela Muhemedê Zîlanî’nin savaş günlüğünü bulduktan sonra Paşa’nın 1914-1920 yılları arasında kendi etkinlik sahasına hiç uğramadığını anladım. Paşa 1920 yılından sonra bölgeye döndükten sonra, 1926’da İstanbul’a sürgün edildi. Bütün mallarına el konuldu ve bir daha dönmesine izin verilmedi. Ağrı isyanına katılmak için sürgün yerlerinden firar eden bütün çocukları, Mehmet ve Nadir Süphandağ hariç, öldürüldü.
Bir de kişisel hikâyemin parçası olan Bekiranlı Maruf Ağa’dan söz etmek istiyorum. Maruf Ağa, babamın dedesi olur. Erciş’in Cergeşîn köyündeki hiçbir Ermeniyi dönemin Erciş kaymakamına teslim etmedi. Ermenileri bölgeye yaklaşan Rus birliklerine teslim ettikten sonra köyüne geri döndü, ama üç gün sonra aynı Rus birlikleri köyüne saldırdı. Maruf Ağa nefs-i müdafaada bulunarak 18 akrabası ile silaha sarıldı. “Mitralyöz” ateşine tutulan Maruf Ağa ve 18 akrabası birkaç saat içinde oracıkta can verdi. Ermeni bir fedai Maruf Ağa’nın cenazesini tanıdı. Arkadaşlarına dönüp, “bu, çoluk çocuğumuzu Erciş kaymakamından koruyan ‘Krivê Mero’ (Kirve Maruf ) değil mi?” diye soracak ve Maruf Ağa’nın üzerinden çıkan gümüş tütün tabakası, ağızlık ve kehribar tespihini getirip büyük ninem Meyro’ya teslim edecekti.
Yukarıda vurgulandığı gibi, soykırımcı “söz”ü yok edemez. Sözün bize anlattığına göre bu süreçte Ermeni ulusu ve yaşam alanları yok edildi. Ancak soykırım üzerinden Kürdü dövenlerin aksine Kürtlerin umumî bir iştirak ile soykırıma katıldıklarına dair elimizde yazılı ya da sözlü kanıt yoktur. Kürt cenahındaki mevcut sözlü tarihin aktardığına göre bireysel ve küçük çaptaki Kürt grupların iştiraki söz konusu olsa da özellikle aşiret alaylarının 1915 yıllındaki katliamlara katıldığına dair neredeyse hiçbir veri yoktur. Bu aşiretlerden bazılarının özellikle de dağlık bölgelerde sınırlı bir katılımı olduğunu biliyoruz. Zira cepheye sürülen bu operasyonel Kürt süvarileri, 1914 kışı itibari ile ilerleyen Rus ordusunun karşısında savaşmalarına karşın tutunmakta güçlük çekiyorlardı. 1915 yılında, yani katliamların yaşandığı süreçte çoğu Kürt köyü ve aşiret muhitinde 15-60 yaş arası erkek nüfusun neredeyse tamamının silah altına alınıp muhtelif cephelere gönderildiğini biliyoruz. Nitekim 1916 baharına gelindiğinde Bitlis ve Van cihetlerinde aşiretlere mensup bir topluluğu görmek imkânsızlaşmıştı. Nogales’in de aktardığına göre çoğu merkezde, örneğin Bitlis, Adilcevaz ve Muş’ta katliamlar bizzat kaymakam ve valilerin emri ile jandarmalar tarafından gerçekleşiyordu. Bu jandarmaların bir kısmının Kürt olması veyahut bölgedeki Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin çoğunluğunun Kürt olması, “umumi iştirak” anlamına gelmez. Efrîn’e götürülüp Kürtlere karşı savaştırılan korucular geliyor aklıma. O korucuları anıp, “Efrîn’i Kürtler ele geçirip cihatçı teröristlere peşkeş çektiler” mi demeliyiz?!
“Ermeni malları” meselesine gelince; o dönem bölgede ekilip biçilen arazi, toplam arazinin yüzde 10’una tekabül eder. Yani ziraî faaliyetler son derece sınırlıdır ve bugünkü toprakların tamamına yakınında ekim ve toprak mülkiyeti söz konusu değildir. 1925’ten sonra başlatılan tapulamada Kemalist kadroların geniş topraklara el koydukları, 1947’ye gelindiğinde 19 milyon dönümlük arazinin söz konusu kadrolara verildiği görülmektedir. Bu noktada Ünal, Sazak, Menderes gibi devasa toprak maliklerinin kimin topraklarına el koyduklarını sorgulamak nedense kimsenin aklına gelmez! Kaldı ki İsmet Paşa’nın kesin emri şu şekildeydi: “Ermenilerden boşalan köylere Kürtlerin yerleşmesine izin vermeyin, buralara Türk muhacir yerleştirilecektir.” Bu malların mühim bir kısmı eski ittihatçı yeni Kemalist kentli eşraf arasında bölüştürüldü ve bu sermaye özelikle Kürdistan’daki Türkçü siyasetin icra edilmesi ve dışarıdan nüfus getirilip yerleştirilmesi çerçevesinde bir gelir kaynağına dönüştürüldü.
Bazı kalemler bu bahiste, Ermeni fedailerin Kürtleri katliamdan geçirmesini “spontane misilleme eylemler” olarak yorumluyorlar. Oysa Rus işgali esnasında ele geçen aşiret efradının neredeyse tamamının Rus ordusu cenahında yer alan Ermeni fedailer tarafından katledildiğini biliyoruz. Ünlü Bolşevik Kürt romancı Ereb Şemo, bu katliamların tanığıdır. Muş cihetlerinde sayısız sivil Sünni ve Alevi Kürt infaz edildi. Erkeklere dahi tecavüz edildi. Özellikle Van’da Müslüman nüfus, daha sonra kurulacak olan Ermenistan Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanlığını yapacak olan Aram Paşa tarafından katledildi. Binlerce Kürt Hakkâri dağlarına sığındı ve büyük bir kısmı ya donarak ya da açlıktan öldü. Bir milyondan fazla Kürt Çukurova ve Konya ovasına göç etti, bu nüfusun neredeyse yarısı açlıktan ve bulaşıcı hastalıklardan öldü. Nitekim Deveciyan, Paris’teki Nubar Paşa’ya, Kilikya’dan göndermiş olduğu telgrafta, “Kürtlerin bir daha bu bölgelere dönmesine izin verilmemeli” diye yazıyordu!
Aydınkaya, dönemin Kürt entelijansının Wilson İlkeleri uyarınca “Ermenisizleştirilen bölgeler”de siyaset icra ettiğini (yazar, aynı yıllarda mezkûr bölgelerin Kürtsüzleştirildiği “yine” gözden kaçırıyor), hatta daha da ileri giderek özellikle Jîn gazetesinin “soykırımın yükünü hafifletme-değersizleştirme”ye çalıştığını iddia ediyor. Jîn gazetesi birkaç eksik sayı dışında Latin alfabesi ile de yayınlanmıştır, isteyen söz konusu gazeteyi baştan sona kadar tarayabilir. Acaba Jîn’de bizim göremeyip de Aydınkaya’nın gördüğü “soykırımın yükünü hafifleten, soykırımı değersizleştiren” ibareler hangileridir?
Jîn, Sevr Barış Konferansı süresince aktif bir propaganda yürüttü, zira bir misyon yayınıydı. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yarı-resmi yayın organıydı. Finansörü ise Paris’te Nubar Paşa ile birlikte hareket eden Kürt delegesi Muhammed Şerif Paşa’dır. Fransa’nın diplomasi arşivinde Wilson İlkeleri uyarınca kurulacak olan Ermenistan ve” özerklik” verilecek olan Kürdistan’ı gösteren bir harita var. Kırmızı kalem Nubar Paşa’ya, mavi kalem ise Şerif Paşa’ya aittir ve harita üzerinde kırmızı kalem ile mavi kalem adeta horoz dövüşü yaparcasına “sınır”ı belirlemeye çalışmışlardır. Bu dönemde Erzincan ve Koçgiri’deki Alevi-Kürt aşiretleri, “Kürdistan’ın kuzey sınırını Erzincan dağlarının kuzey kesimleri ve Sivas hattı oluşturur, başka sınır kabul etmeyiz” diye Şerif Paşa’ya mektup gönderirler. O esnada hâlâ Fransız işgali altındaki Kilikya’da bulunup “birkaç bin Müslümanı halletmek”le meşgul olan Ermeni delegasyonu da Nubar Paşa’ya gönderdiği memorandumda, bugünkü Ermenistan devleti Kürdolojisini hatırlatır şekilde, Kürt nüfusunu “Aşiretler”, “Göçerler” “Kızılbaşlar”, “Yezidiler” ve “Zazalar” diye sınıflandırıp yalnızca bazı aşiretlere “Kürt” denilebileceğini iddia ederek, “Van, Erzurum ve Bitlis vilayetlerinde bu manada Kürtlerin Ermenilerden daha az olduğunun Sevr Barış Konferansı Komitesi’ne izah edilmesi gerektiğini” ısrarla vurguluyordu.
Bu kadar iç içe geçmiş iki toplumu birbirine düşürüp ayıran şey, yalnızca her iki toplumda ortaya çıkan milliyetçilik-dincilik olamaz. Ancak meseleyi sadece Ermeni tezleri çerçevesinde okumak ya da efendinin suçunu üstlenmek, kırmızı ve mavi kalemlerin birbiriyle tutuştuğu hayalî kavga kadar acı bir ironidir. Efendiye bir şey diyemeyen köle, gittikçe üstlendiği suçu işlediğine inanmaya başlayabilir. Bugün “Efrîn fatihleri”yle ülküdaş olan Orhan Miroğlu’nun Türk solu ve liberallerine yaranmaya çalıştığı dönemde üstlendiği bu suçu, birkaç temelsiz kavramı Kürt sözlü/yazılı edebiyatından örneklerle bulayıp yeniden üstlenmek, bilimin, tarihin, gerçeğin ve “söz”ün karşıtı bir yaklaşımdır.
Yazının başında sözün önemini vurgulamıştım, yazının sonunda yine söze sığınıyorum, ki kişisel hikâyem Kürtlerin ezici çoğunluğunun hikâyesiyle aynıdır. Çocukluğum, Zilan Katliamından sonra devletin ailemi yerleştirdiği Van Denizi kıyısındaki bir Ermeni köyünde geçti. “Haçkarlar”ın arasında büyüdüm ve büyük nenem Nûrê, devletin milisi Siyahmed Çavuş’un tandırlara attığı Ermeni kadın ve çocuklarını her ekmek pişirdiğinde anlatırdı. Biz Serhat Kürtlerinin mutlaka uzak yakın bir dedesi veya nenesinin mezarı bugün Rewan (Erivan) dolaylarındadır. Dengbêj Reso’nun 8 yaşında iken (1911) söylediği kilam’da turna Erivan’dan uçup Iğdır ovasındaki köylere konar ve kanatlarının köküne bulaşmış olan Erivan toprağını getirir. Sınırda ise ne mavi ne de kırmızı kalemin izleri bulunmaktadır.

https://www.gazeteduvar.com.tforum/2020/04/26/efendinin-sucunu-ustlenmek-kurtler-ve-ermeni-soykirimi/?fbclid=IwAR3sWU5FQ0Xc60FmYtFMR_4qxo3cGUOzpoqnsYiYFwuFZq2nLSbaXUlX62M
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.08.06 11:48 enjonkou gelmiş geçmiş en uzun entry'nin ilk 4000 harfi

uyari: asagidaki entry sozluk tarihinin elle yazilan (copy paste olmayan) gelmis gecmis en uzun entry’si olabilir. okumaniz birkac saatinizi alacaktir ama ikinci dunya savasi, alman tarihi, hitler, diktator psikolojisi gibi konularda merakliysaniz bu konulari bilal’e anlatir gibi sade bir dille ve hikayesel bir sekilde ozetleyen bu entry’i keyifle okuyabilirsiniz.
cayinizi, kahvenizi, kekinizi, boreginizi hazirlayin ve basliyoruz...
once damardan muzigi verelim: https://www.youtube.com/…p7h9gueiajiprgejnojwn1gjmo
hemen hemen tum 2. dunya savasi belgesellerinde bilindik bir goruntu gozlere carpar, kursuye once rudolf hess cikar ve hitler'i kursuye davet eder. birazdan kursunun karsisindaki yuzbinlerce insandan cit cikmaz ve hitler agir adimlarla kursuye dogru yurumeye baslar. ortalik ana baba gunu gibidir ama neredeyse hitler'in attigi adimlari duyabilirsiniz. birazdan kursuye cikan hitler once mikrofona soyle bir bakis atar, sonra gozleriyle kalabaligi suzer. yaklasik 5-10 saniyelik sessizligin sonunda kalabaligi yeniden suzen hitler yavas yavas konusmaya baslar. 5 dakika sonra konusma vites arttirarak devam eder. birazdan hitler terden sirilsiklam olmustur, kalabaliklar gaza gelmistir, ortalikta tezahuratlar duyulur ve cosku verilmistir. peki hitler bu konusmalarda ne anlatiyordu? insanlari nasil gaza getiriyordu? daha da onemlisi bu konusmalarin arkasinda yatan psikoloji neydi? bu yazida bunlara cevap arayacagiz.
once hitler'in ortaya ciktigi donemin sartlarini inceleyelim. ikinci dunya savasini anlayabilmek icin birinci dunya savasini anlamak sarttir. hatta bazi tarihcilere gore birinci ve ikinci dunya savaslari tek bir savastir ve aradaki "baris" donemi reklam arasindan ibarettir. malumunuz, birinci dunya savasi sonunda ingiltere, fransa, rusya, abd ve bir cok irili ufakli ulke bir araya gelip almanya'yi zar zor yenebilmislerdir. hatta almanya cephede maglup olsa bile tam anlamiyla bir yikim yasamamisti ve bazi alman komutanlar sonradan alman hukumetinden hesap sorarcasina "1918'de savasi birakmayip devam etseydik kazanabilirdik, durup dururken neden pes ettigimizi anlamadik" diyeceklerdi.
birinci dunya savasi sona erdiginde muttefikler almanya'ya ceza verme konusunda kararsizliga dustuler. almanya'yi cezalandirma konusunda ingiltere ile fransa resmen iyi polis-kotu polis rolu oynuyordu ama bunun sebebi de cok acikti. birinci dunya savasinda ulkesinde neredeyse tas ustune tas kalmayan, yollari, kopruleri, okullari, kisaca altyapisi harap olan fransa almanya'ya karsi cok kizgindi ve savastan nisbeten daha az altyapi zarariyla cikan ingiltere bu konuda daha ilimliydi. sonunda almanya'ya su cezalar verildi: (1) odemesi onlarca yil surecek yuklu maddi tazminatlar, (2) alman ordusunun mevcudunun 100 bin askerle sinirli tutulmasi, (3) almanya'nin zirhli gemi veya tank uretiminin neredeyse tamamen yasaklanacak kadar kisitlanmasi, (4) almanya ile avusturya'nin birlesmesinin yasal olarak imkansiz hale getirilmesi, (5) almanya-fransa sinirindaki rhineland bolgesinin tampon bolge ilan edilmesi ve almanya'nin buraya asker sokmasinin yasaklanmasi, (6) almanya ile rusya arasinda tampon gorevi gormesi icin almanya'dan tamamen bagimsiz bir polonya devletinin kurulmasi ve almanya'nin bu devlete karismasinin tamamen yasaklanmasi. daha bir cok madde vardi ama en onemliler ve ikinci dunya savasinin cikmasinda en buyuk rolu oynayan maddeler bunlar.
fransa'ya gore bu cezalar yeterince agir degildi. fransa almanya'nin tamamen askerlerden arindirilmasini istiyordu. zaten yukarda madde madde bahsettigim cezalarin uygulanma sekli konusunda da fransa'nin tereddutleri vardi. ornegin 100 binden fazla askere sahip olmasi yasaklanan almanya 150 bin askere sahip olursa izlenecek yontem belli degildi. almanya kendisine verilen cezalara ve yasaklara uymazsa ingiltere ve fransa yeni bir savasi goze almak zorunda kalacakti.
antlasmanin ilk yillarinda almanya antlasmaya harfiyen uyacakti ama bu ulkenin ozellikle maddi anlamda belini bukecekti. almanya'da enflasyon ve issizlik epeyce artmisti ve alman ekonomisi cokme noktasina gelmisti. hitler ve yanindakiler "birinci dunya savasina ne olursa olsun devam edilmeliydi" fikrini savunuyordu ve savastan sonra alman ekonomisinin cokmesi hitler'in ekmegine yag surecekti. savas sonrasi almanya'nin ve almanya disindaki alman halklarinin cektigi acilari demogoji malzemesi olarak kullanan hitler hizla popularite ve guc kazandi. daha sonra secimleri kazanip almanya'nin basina gecen hitler avrupa'da farkli tepkilere sebep oldu.
hitler basa gectiginde fransizlar savasin cikacagindan cok emindi. ingilizler bu konuda kararsizdi. churchill almanlara guvenmemesi gerektigini biliyordu ama meclisin geri kalanini bu konuda bir turlu ikna edemiyordu. avusturya hukumeti hitler'in kendilerine saldiracagini bildigi icin endiseliydi. abd o siralar kendi derdiyle ugrastigi icin avrupa'nin derdiyle mesgul olmuyordu ve rusya da olaylara "kapitalist devletler birbirini yesin" gozuyle bakiyordu. hitler avrupalilar'in gucunu test etmek icin yavas yavas almanya'ya uygulanan cezalari ve yasaklari delmeye basladi. once savas tazminatini odemeyecegini soyledi ve gercekten de tazminat odemeyi birakti. fransa buna cok sert tepki gosterse de ingiltere'de mevcut olan gorus "almanya'ya fazla yuklenmeyelim, durup dururken yeni savas cikartmaya gerek yok" gorusundeydi.
bir sure sonra alman ordusunun mevcudu 100 bini defalarca katlamisti ve almanya her turlu zirhli araci insa etmeye baslamisti. fransizlar ingilizler'e surekli "almanya'yi durdurmaliyiz" diye baski yapiyordu ama ingiltere savasi baslatan taraf olmak istemiyordu. fransa da arkasinda ingiltere olmadan almanya'ya saldirmaya cesaret edemiyordu. butun bunlardan cesaret alan hitler de surekli avrupa'nin sabrini test etmek icin birinci dunya savasi sonunda almanya'ya konan yasaklari gostere gostere, hatta ovune ovune birer birer cigniyordu. en sonunda almanya-fransa sinirindaki rhineland bolgesindeki "askerden arinmis" bolgeye alman askerleri yerlestirildi ve fransa da savasin baslayacagini anlayinca almanya siniri boyunca siper kazmaya ve cesitli savunma pozisyonlari almaya basladi. fransa surekli churchill'i arayip "almanya'ya dalalim" diyordu, churchill de fransa'ya katilmasina ragmen ulkesini savas konusunda ikna edemiyordu.
ust uste yaptigi hamlelere cevap gelmeyen hitler artik daha buyuk adimlar atmaya karar verdi. avusturya'ya "almanya'ya katilma cagrisi" yapan hitler bu cagrisi karsiliksiz kalinca avusturya'ya tanklarla girdi. avusturya ordusu hic direnis gostermedi ve almanlar ulkeyi "darbe" yaparak ele gecirdi. avusturya bu olaydan once ve olaylar sirasinda ingiltere, fransa, abd basta olmak uzere bir cok ulkeyle telefon ve telgraf baglantisi yaparak yardim istediyse de hicbir ulke yardima gelmedi. fransa almanya'ya saldirmaya hazirdi ama ingiltere'nin de savasa girmesini istiyordu. ingiltere ise son zamanlarda "tamam hitler kotu de basimizda stalin tehdidi varken hitler'e yogunlasmak dogru degil. hitler halkinin gazini almak icin bagirip cagirip konusurken stalin aksiyon pesinde kosuyor, asil stalin'den korkmak lazim" dusuncesindeydi. bati ulkeleri hem hitler'den hem stalin'den cekiniyordu ama iki liderin birbirini dengede tutacagi ve avrupa'nin direk tehdit aldinda olmadigi da dusunuluyordu.
bu arada almanya'da yahudilere karsi boykotlar baslamisti. su an icin henuz soykirim baslamamisti ama yahudi isyerlerinin boykot edilmesi, yahudilere is veya ev verilmemesi, yahudiler'in toplumdan dislanmasi gibi hareketler yasanmaya baslamisti. yine de bati ulkelerinin gozunde yahudi karsiti olaylar buyutulecek seviyede degildi ve henuz yeni bir savas baslatmak icin uygun bir ortam olusmamisti.
ilginctir ki hitler ingiltere'ye karsi sempati duyuyordu. fransa'ya sonuna kadar gicik olan hitler ingiltere'ye surekli goz kirpiyor ve avrupa'da iki super gucun olabilme ihtimaline sicak bakiyordu. hitler bir cok konusmasinda ingiltere'nin macera aramak yerine "dogru olani yapmasini" soyluyordu. hitler alman ordusunu doguya surup polonya ile sscb'nin onemli bir kismini almasini istiyordu ve ingiltere'nin de almanya'ya destek icin fransa'yi dizginleyecegini, hatta bir ihtimal fransa'yi tamamen isgal edip almanya ile birlik olacagini dusunuyordu. tabi ki bu dusuncenin tarihsel bir degeri yoktu cunku tarihte ingilizlerle almanlar arasinda muttefik iliskileri olmamisti ve ingiltere'nin almanya'nin cikarlarini korumak icin bir sebebi yoktu. hitler ingiltere'nin yardima gelecegini dusunerek hayal dunyasinda yasiyordu. ingiltere ilk etapta yavas yavas "bana dokunmayan yilan bin yasasin" moduna gecmeye baslamisti ve almanya'ya destek olmasa da kostek de olmuyordu.
ikinci dunya savasina devam edecegiz ama once 1932 yilina geri donuyoruz. 31 temmuz 1932'de hitler 14 milyona yakin oy alarak mevcut oylarin %38'ine yakinini aldi ve almanya'da iktidari ele gecirdi. bu kimsenin beklemedigi bir secim basarisiydi ve diger partilerin cesitli fikirlere dagilmasi yuzunden naziler o kadar da yuksek olmayan oy oranlarina ragmen tek baslarina iktidar olacakti. bu alman parlementosunda 1928'de 12, 1930 yilinda da 107 koltuk cikartan partinin bir anda koltuk sayisini 230'a cikartmasi anlamina geliyordu ve hic de kucumsenemeyecek bir basari gibi gozukuyordu.
hitler'in secimi kazanmasinda en buyuk rolu oynayan onun konusma ve hitabet yetenegiydi. hitler fazla kitap okumayi seven biri degildi. yazdigi "kavgam" kitabini da en yakinindaki amirlerinin bile okuyup okumadigi supheliydi. zaten hitler okumaktan cok konusmanin onemine inaniyordu. ona gore bir konusmaci sesini surekli degistirerek, tempoyu arttirip dusurerek, sesini yukseltip azaltarak ve cesitli yollarla dinleyicilerin dikkatini celbedebilirdi ve dinleyicilerin ilgisini bir kitaptan daha iyi tutabilirdi. kendisi oldukca iyi bir konusmaciydi ve konusurken kitlelerin nabzina gore serbet vermeyi biliyordu. mesela doktorlarin karsisinda konusurken tibbi terimler ve ornekler kullanirken ciftcilerin karsisinda konusma yaparken ciftcilerin gunluk hayatta kullandigi kelimeleri kullanip onlarin anlayabilecegi ornekleri veriyordu. 1935 yilinda konusurken surekli ses tonunu degistirerek ses tellerini zorlayan ve zarar veren hitler ameliyat olmak zorunda kalmisti. bir baska ayrintiya daha dikkat cekeyim, hitler genelde yapacagi konusmalarin saatini konusmanin amacina gore belirliyordu. ornegin bir konusmada amaci milleti costurup gaza getirmekse ogleden sonra herkesin dinc oldugu bir saatte konusurken, amaci bir konuda insanlarin direnisini kirmak ve fikirlerini degistirmekse aksamin gec saatlerinde insanlar aksam yemegini yemisken ve yorgun dusmusken konusuyordu.
almanya cephe icinde ve disinda ust uste galibiyetler alip puanlari 3'er 3'er hanesine yazarken siklikla konusmalar yapan hitler, daha sonra isler kotuye gidince ve ust uste puan kayiplari yasanmaya baslayinca nadiren konusma yapmaya baslamisti. hitler'in konusmalari her zaman umut verici ogeler tasisa da ses tonu ve ikna kabiliyeti almanya savasi kaybetmeye basladiktan sonra dususe gecmisti. simdi sozu daha fazla uzatmadan hitler'in konusmalarini ozet gecmeye baslayayim.
1 ocak 1932'de munih'te hitler secimleri kazanip iktidara gelmesine 6 ay kala partililer yeni yili kutlamak icin bir araya getirilmisti. yilbasi konusmalari onceki yil boyunca yasanan basarilari ve basarisiz olunan seyleri tartismak icin uygun bir firsatti ve her yil tekrar edilecek bir adet haline gelmisti. hitler partililere yaptigi seslenmede "12. yilina girdigimiz mucadelemizde sonunda sunu ilk kez soyleyebilirim ki, 15 milyon takipcimizle almanya'nin en buyuk partisi haline geldik." hitler konusmasinin devaminda 2 yil onceki secimlerde alinan 6 milyon oya dikkat cekti ve "tum engellemelere, iftiralara, karalama kampanyalarina ragmen oylarimiz azalmak yerine kat kat artti" diyerek bir sonraki secimlere iddiali girildigini soyledi. bundan sonra 2 yilda partinin aktif uyelerinin sayisinin 300 binden 800 bine kadar ciktigina dikkat ceken hitler "bugun tum dusmanlarimiz almanya'nin uykudan uyanip yukselise gececegi gunden korkmaktalar, o gunler sizin calismalariniz sayesinde gelecek" benzeri sozlerle nutkuna devam etti.
hitler konusmasinin devaminda "partimiz sadece sehirlileri degil koyluleri de tek cati altinda birlestiriyor" diyerek nazi hareketinin koyluler arasinda da gelismekte olduguna dikkat cekmeye basladi ve parti icinde sehirlilerle koyluler arasindaki dengenin gozetilmesi gerektigini soyledi. hitler konusmanin bundan sonraki bolumunden neredeyse sonuna kadar almanya'daki ve rusya'daki bolseviklere yuklendi ve almanya'daki bir cok problemden onlari sorumlu tuttu. konusmanin bu kisminda incil'den alintilar yapan ve tanri'ya gondermelerde bulunan hitler "eger biz gucsuz dusersek ulkeye komunizm gelir cunku ulkede bizden baska komunizmi dengeleyebilecek baska bir parti yok" diyerek tehditte bulundu.
bundan sonra 17 ocak'ta berlin'de, 23 ocak'ta munih'te ve daha sonra 27 ocak'ta dusseldorf'ta olmak uzere 3 farkli konusma yapan hitler, ilk iki konusmasinda genclere ve ogrencilere seslenirken son konusmasinda daha yetiskin parti uyelerine seslendi. bu uc konusmada da asagi yukari ayni seyler soylendi. hitler bu konusmalarda almanya'nin yillardir ellerinin kollarinin bagli oldugunu, icerdeki hainler ve disardaki dusmanlar yuzunden ulkenin bir turlu ayaga kalkamadigini, mevcut partilerden naziler haric tum partilerin isbirlikci ve almanya'nin dusmani oldugunu, ekonominin buyumesi ve ulkenin ayaga kalkmasi icin ilk olarak isbirlikcilerden ulkenin arindirilmasi gerektigini soyledi. her biri 3 saat suren bu konusmalarda hitler ulkede yonetime aday oldugunu acik acik degil ama ustu kapali bir bicimde soyluyordu. konusmanin sonlarina dogru komunizmi bas dusman olarak gosteren hitler komunizmle mucadele etmek icin demokratik sistemin ortadan kaldirilmasini oneriyordu. ona gore cok partili demokratik sistem aylarca karsit goruste insanlarin tartisip kavga ettigi ama hicbir konuda karar alamadigi bir sistemdi. hitler "hizli ve efektik bir sekilde ulkenin cikarlarina uygun karar alinabilmesi icin" mecliste isleri yavaslatabilecek bir muhalefetin olmamasini savunmaya baslamisti.
hitler ayni konusmada almanya'nin guclu ve karakterli bir "tek lidere" ihtiyaci oldugunu, ulkenin dost olmak isteyenlerle dost, dusman olmak isteyenlerle dusman olmasi gerektigini ve almanya'nin 1. dunya savasini ulkedeki hainler yuzunden kaybettigini soyleyecekti. ilginctir ki hitler bu konusmalarinda israrla almanya'nin muhalefetsiz tek bir lidere ihtiyaci oldugunu ustune basa basa soylemesine ragmen kendisini bir aday olarak one cikartmayacakti. hitler kendisini bir anda one cikartmak yerine bunu yavas yavas, alistira alistira yapma taraftariydi. adnan oktar'in kendini tarif edip "mehdi aynen bu sekilde olacak" dedigi gibi hitler de kendi ozelliklerini tarif edip "almanya'nin lideri boyle biri olmalidir" diyecekti ve bir sure sonra halk "hitler tam da ihtiyacimiz olan adam" seklinde dusunmeye baslayacakti.
hitler 27 ocak'ta almanya'nin onde gelen isadamlarina yaptigi komunizm karsiti konusmadan sonra bu kisilerin guvenini kazanmaya baslamisti. boylece hitler'in partisine bagis yagmaya baslayacakti ve parti maddi anlamda guclenip yaptigi propagandanin etkisini arttirabilecekti. dunya'nin her yerinde oldugu gibi o gunun almanya'sinda da zengin elitlerin destegini almak secim kazanmak icin cok onemli bir adimdi. hitler genclere ve ogrencilere yaptigi konusmalarda "halki somuren zengin ve elit sulukleri zamani gelince sokup atacagindan" bahsetse de isadamlarina ve elit takima yaptigi konusmalarda "size dusman oldugumuzu dusunmeyin, almanya'yi hep beraber ayaga kaldiracagiz" diyordu. acikcasi hitler isadamlarindan ve elit takimindan pek hazetmiyordu ama onlarin destegi olmadan amacini yerine getirmesinin mumkun olmadiginin da bilincindeydi.
hitler birkac gun sonraki bir baska konusmasinda insanlarin politikacilarin ulkelerinde kotu giden seylerden dolayi dis gucleri sorumlu tutmamalari gerektigini, dis gucler bir ulkeye ne kadar baski yaparsa yapsin o ulkenin direnecek gucu kendi icinde bulacagini, bir milletin genleri guclu ve karakterliyse disardan kotu egitimle ve propagandayla onun direnis ruhunun sadece gecici olarak kirilabilecegini ama kalici hasar vermenin mumkun olmadigini soyledi. boylece o gunlerde almanya'yi yoneten politikacilarin "ne yapalim, 1. dunya savasini kaybettik ve elimizi kolumuzu baglayan bir antlasma imzalamak zorunda birakildik" seklindeki tepkilerinin gecersiz ve yersiz oldugunu iddia ediyordu. hitler ayni konusmasinda demokrasiyi bir defa daha elestirdi ve bir ulkeyi "aptal cogunluk" yonetecegine "bilgili, zeki ve donanimli az sayida insanin" yonetmesi gerektigini belirtti. ona gore bir cok insanin bir fikre inanmasi o fikrin dogru oldugu anlamina gelmiyordu ve demokrasiye gecip herseyi insanlarin cogunluguna gore belirleyen ulkelerin er ya da gec zayiflayip gucsuz dusecegi kesin gibiydi. kisaca hitler burada "profesorle cobana ayni sayida oy hakki veren sistem yikilmaya mahkumdur" benzeri bir dusunceyi one suruyordu ama demokrasiyle yonetilen ulkelerin omru onun ongordugunden cok daha uzun oldu.
hitler ayni konusmada "bir orduda demokrasiden soz etmek mumkun degil. yukardan gelen emre hic sorgulanmadan ve muhalefet edilmeden uyulmak zorundadir. bu durumda orduyu yoneten kisinin de ayni sartlar altinda calismasi ve demokrasinin getirdigi zayifliklardan ve muhalefetin etkisinden uzak durmasi gerekir ki ulkeyi de orduyu da hakkiyla yonetebilsin" seklinde bir tespitte bulunarak ordudaki totaliter yonetim seklinin ulkenin tamamina gecirilmesi gerektigini savunacakti. acikcasi hitler'in demokrasiden diktatorluge gecisi savunan argumanlarindan bazilari gunumuzde rte'nin "baskanlik sistemi" lehine ortaya attigi argumanlara oldukca benzemekteydi.
o gunlerde hitler'in konusmalarinda siklikla kullandigi bir arguman "su anki kotu durumumuzdan versay antlasmasini suclayamayiz, cunku bizi versay antlasmasina iten sebepler bugunku kotu durumumuzun da sebebidir" seklindeydi. hitler'in cokca kullandigi bir baska arguman da "komunistler ulkemizde orak-cekicli sscb bayragini gormek istiyorlar, hangi millet kendi topraklarinda baska bir ulkenin bayragini gormek ister ki?" seklindeydi. boylece orak-cekicli ideolojik bayrak rusya bayragina indirgenmisti ve "baska bir ulkenin bayragi" olarak tanimlanmisti.
9 ve 10 subat tarihlerinde berlin'de binlerce ogrenciye seslenen hitler henuz almanya devlet baskanligi icin adayligini koymamisti ama bir cok insan onun bunu yapmasini bekliyordu. hitler 1925'te avusturya vatandasligindan cikmisti ama henuz alman vatandasligina gecmedigi icin hicbir ulkenin vatandasi degildi. bu yuzden alman vatandasligina gecip adaylik konusunda hicbir sorun yasamak istemiyordu. o an itibariyle devlet baskanligi icin tek aday paul von hindenburg'du ve onun secimi kazanacagina kesin gozle bakiliyordu. 16 subat 1932'te dusseldorf'ta 26 bin fabrika iscisine seslenen hitler baskanliga adayligini aciklamadan once son bir cabayla isci sinifindan aldigi destegi arttirmaya calisiyordu. burada yaptigi konusma icerik olarak 9-10 subat tarihlerinde ogrencilere yaptigi konusmaya cok benziyordu ve cok ufak farkliliklar tasiyordu. 22 subat'ta goebbels nazi yanlilarina seslenerek yaptigi bir konusmada adolf hitler'in alman baskanligina aday oldugunu acikladi. hitler o gunlerde nazi partisinin yonettigi tek sehir olan brunswick'te kagit uzerinde devlet memuru yapilmisti ve o gunku kanunlara gore alman vatandasligina gecmesi saglanmisti.
27 subat 1932'de hitler baskanliga aday olduktan sonra ilk kez berlin'de konusma yapacakti. burada "rakiplerimin beni yenmek icin koalisyon olmasi, ne olursa olsun beni basa gecirtmeyeceklerini ve beni baskan yapmayacaklarini soylemeleri onur verici bir sey cunku benden korktuklarini gosteriyor. ben de onlara diyorum ki elinizden gelen neyse onu yapin cunku ben de hepinizi yenecegim. aramizda en cok hakeden, en fazla calisan, en fazla fedakarlik yapan kimse secimi de o kazansin!" hitler vatandas olmadan once berlin'in polis muduru olan grzesinski onun icin "ona vatandaslik vermek mi! onu kopek kirbaciyla ulkeden kovmak lazim" demisti. hitler 27 subattaki konusmasinin devaminda buna da gonderme yaparak "bizi kopek kirbaclariyla kovalamak istiyorsaniz buyrun yapin, gunun sonunda kirbaci kimin tutuyor olacagini goreceksiniz" diyerek meydan okumaya devam etti.
hitler konusmasinin bundan sonraki bolumunde tanriya ve dine gondermeler yaparak "13 yildir sabah aksam calisiyor olmamiz bosa gidecek degildir. tanri'nin adaleti boyle bir seye izin vermez. tanri'nin intikam vakti yaklasiyor ve almanya'yi hakettigi yere tasima gorevi bize dusuyor. tanri almanya'nin yanindadir ve tanri bizim yanimizda cunku biz almanya icin en iyisini istiyoruz ve bunun icin cabaliyoruz" diyecekti.
hitler konusmasinin devaminda baskanlik secimindeki rakibi olan paul von hindenburg'a seslenerek kendisine saygi duydugunu ama kendisini destekleyen bazi "vatan hainlerini" desteklemesinin mumkun olmadigini soyledi. ilginctir ki hitler secimlerde von hinderburg'a rakip olsa da ona karsi asla sert bir soz soylemiyordu ve secimlerden sonra da bu ikilinin arasinda bazi sogukluklar olsa da dusmanlik olmayacakti. hatta bircoklari nazi partisinin bu kadar guclenmesinde en buyuk sorumlulugun van hinderburg'a ait oldugunu soyluyor.
1 martta arabasina atlayan hitler almanya'yi turlamaya basladi ve her gun en az 1 sehirde konusma yaparak kalabaliklara seslendi ve ulke yonetimine adayligini ilan etti. baskanlik icin 13 mart'ta yapilacak secimlere paul von hinderburg ve adolf hitler'den baska katilacak 2 onemli aday daha vardi. bunlar komunistlerin adayi olan ernst thälmann ve askeri kanada yakin theodor duesterberg'di. yine de secimin hitler ile von hindenburg arasinda gecmesi bekleniyordu. bununla birlikte "hitler secimi kazanamazsa 12-13 milyonluk tabaniyla sokaklara dokulecek ve darbe yapmaya calisacak" soylentileri de dolasiyordu. hitler bu soylentileri "aptalca" olarak nitelendiriyordu ve "yonetii demokratik ve legal yollarla ele gecirmeye bu kadar yaklasmisken illegal yontemlerle kendimizi bitirecek kadar salak miyiz?" seklinde bir demecte bulunmustu.
13 martta baskanlik secimleri gerceklestiginde sonuclar hitler'i hic memnun etmedi. von hinderburg oylarin %49.6'sini almisti ve her ne kadar ilk turda secilemese de ikinci turda secilmeyi neredeyse garantilemisti. hitler oylarin %30.1'ini alirken komunist aday thälmann oylarin %13.2'sini almisti. yaklasik 1 ay sonra 10 nisan 1932'de ikinci tur secim yapilacakti ve ikinci tura sadece bu uc aday girebilecekti. hitler secimlerde maglup olsa da bunu bir zafer olarak gordu cunku naziler bir bucuk sene onceye gore oylarini iki bucuk katina cikartmisti. hitler 13 milyon oy beklerken 11 milyonun biraz ustunde oy almisti. partilere tek tek bakildiginda naziler en fazla oy almisti ama von hindenburg'u destekleyen partileri ust uste koyunca naziler geciliyordu. nazilerin sahip oldugu gazetelerde de bu istatistiklere dikkat cekiliyordu ve bu gazetelerde secimlerin hemen ertesi gunu yayinlanan hitler'in mektuplarinda da bir zafer kazanildigi yaziyordu. hitler bu mektupta "zafere cok yakiniz ama eskisinden daha cok calismamiz, azmimizi arttirmamiz lazim. evet onceki aylarda bir suru uykusuz gece gecirdik, geceli gunduzlu cok calistik ama calismamiz burada bitmemeli. 7 kisiyle baslayan hareketimiz bugun 11 milyon kisiyi gecmis durumda. bu kadar ivme kazanmisken pes etmek olmaz" benzeri aciklamalar yapiyordu.
15 mart'ta weimar'a giden hitler burada kisa zaman once aldigi alman vatandasligiyla ilgili ifade verdi ve aksam saatlerinde nazi genclere konusma yapti. hitler'in bu konusmasinda topun agzinda sosyal demokratlar vardi ve sosyal demokratlarin hindenburg'a oy vermesi alayli bir sekilde elestiriliyordu. demagoji uzmani hitler: "sosyal demokratlarin benden korktugunu ve basa ben gelmeyeyim diye hindenburg'a oy verecegini tahmin ediyordum ama son adamlarina kadar herkesi sirf bana karsi oy versin diye seferber edeceklerini bilmiyordum. saniyorum ki sosyal demokratlarin benden ne kadar korktugunu yanlis hesaplamisim. ben onlar benden biraz korkuyorlar derken karsimda korkudan kaskati kesildiklerini, caresiz hissettiklerini de ogrenmis oldum. aslinda bize karsi seferberlik ilan etmis olmalari bize saygi gosterdiklerinin kanitidir, bu da gurur duyabilecegimiz bir seydir" diyecekti.
hitler konusmasinin ilerleyen dakikalarinda kalabaligi costuran su sozleri soyledi: "bugun almanya'nin dusmanlarina karsi cok mesafe katettik. su anda dislerim almanya'nin dusmanlarina saplanmis durumdadir ve bu mucadele hicbir zaman gevsemeyecektir de bitmeyecektir de. almanya'nin dusmanlariyla olan mucadelemi engellemek ve bitirmek icin beni oldurmekten baska careleri yoktur!" hitler zaman zaman "bu mucadeleden vazgecmem icin olmem lazim" "eger basarisiz olursak ilk olarak beni oldurun" "eger bu davadan donersem hic acimadan beni idam edin" tarzi ifadeleri kullaniyordu ve davasina hayatini koydugunu iddia ediyordu. hitler'in bir cok konusmasinda bu kadar iddiali konustugunu goren partililer (ozellikle gencler) ona daha da baglaniyordu.
secimin ikinci turu 10 nisan'da yapilacakti ve 3 nisana kadar secim propagandasi yapilmasi yasaklanmisti. bu da hitler'e propaganda yapmak icin bir haftadan daha az sure veriyordu. bu sirada hitler'in bazi sempatizanlarinin evleri polis tarafindan aranmaya baslamisti ve hitler bu aramalari protesto etmek icin gazetelere ilan vermisti. arada 1-2 ufak konusma olduysa da bu konusmalarda normalde sarfettiginden farkli bir sey soylemeyecekti. nisan'in ilk haftasi ucak kiralayan hitler alman sehirlerini cok hizli bir sekilde dolasti ve bir haftada cesitli konusmalarda toplam 1 milyona yakin kisiye seslendi.
10 nisan gunu geldiginde oylar verilmisti ve hitler oylarini 11 milyondan 13 milyona (%37) cikartmasina ragmen secimi kazanamamisti. secimi kazanan oylarin %53'unu alan von hindenburg olmustu. hitler secimi kaybetmisti ve devlet baskani olma projesi suya dusmustu ama ulke yonetimini ele gecirmesi icin bir sans daha vardi, o da genel secimleri kazanarak parlementoda tek basina hukumet kurabilecek kadar sandalye elde etmekti. mevcut hukumetin basinda brüning vardi ve hitler baskanlik secimini kazanmasi halinde onu istifaya zorlayip yeni hukumet kurulmasi icin secime gidilmesini saglayacakti ama bunu yapmasina gerek kalmadi cunku hitler'i gecip baskanlik secimini kazanan van hindenburg da aynisini yapacakti ve hitler'e yeni bir kapi acacakti.
destekledigi baskan adayi galip gelen ve zaferle beraber ozguven kazanan brüning hukumeti 13 nisan'da nazilere bagli silahli birliklerin kanundisi olarak tanimlanip yasaklanmasi icin bir kararname cikartti ve bunu imzalamasi icin van hindenburg'a yolladi. o gunden sonra nazilerin silahli birlikleri yasaklansa da diger partilerin sahip oldugu silahli birlikler yasaklanmadi ve bu da hitler'e sikayet edip magduriyet yaratma firsati verdi. hitler yine 13 nisan tarihinde "bugune kadar ulkede siyasi guc kazanmak icin hep legal yollari kullandik ve bundan sonra da boyle yapacagiz, karsi tarafa gelecekteki secimleri iptal edip bizi ezme firsatini vermeyecegiz" aciklamasini yapti.
hitler'in sikayetleri meyvesini verdi ve 15 nisan'da devlet baskani hindenburg "nazilerin silahli kolu yasaklanacaksa bu uygulama tum partiler icin gecerli olmalidir" dedi. bu da mevcut hukumeti zora sokacak bir gelismeydi. 16 nisan'da yeniden ucak kiralayan hitler ulkeyi yine karis karis gezdi ve 24 nisan'daki yerel secimlerde partisi icin oy istedi. bu secimlerde naziler yine oylarini arttirmaya devam etti ve bir cok yerel yerlesimde soz sahibi haline geldi.
hitler icin sonraki birkac hafta sessiz gecti. mayis ayinin ortasina kadar dinlenen hitler bundan sonra mevcut hukumeti dusurmek ve ulkede genel secimleri baslatmak icin harekete gecti. son secimlerde alinan %36-37'lik oy orani genel secimde korunursa naziler tek basina iktidar olabilecekti ve hitler hazir momentum kazanmisken secimlerin one cekilmesini istiyordu. zaten mevcut hukumet gunlerinin sayili oldugunu biliyordu cunku almanya hem ekonomik hem de siyasi olarak surekli geriye gidiyordu. onceden verilen sozler tutulamamisti ve ulkede artik kronik bir hal alan issizlik sorununa cozum bulunamamisti. almanya'da 6 milyondan fazla issiz vardi ve bu sayi giderek artiyordu.
hukumet ortaklarindan groener mayis'in ortalarinda savunma bakanligi gorevinden istifa etmisti. bu da mevcut hukumetin cokusunu hizlandiracak olan bir hareketti. 29 mayis'ta oldenburg'da ve 5 haziran'da mecklenburg'da yerel secim olacakti. hitler iki bolgeye de giderek gunlerce surecek secim calismasina basladi ve hemen hemen her gun halka seslendi. bu arada 29 mayis'ta hindenburg hukumetin artik ne halktan ne de parlementodan fazla destek alamadigini ve yikilma noktasina geldigini gorerek hukumetin basindaki brüning'i yanina cagirdi. burada devlet baskani hukumetin basina mevcut hukumetin halk gozunde mesru gorulebilmesi icin yukseliste olan sagcilardan bazi kisilerin hukumete atanmasi gerektigini soyledi. ayni gun oldenburg'daki yerel secimlerde hitler'in partisinin %49 oy alarak kazandigi ortaya cikinca mevcut hukumetin elinin iyice zayifladigi goruldu.
brüning yukseliste olan hitler'i hukumete ortak etmek istemiyordu. bu yuzden baskanla gorustukten hemen bir gun sonra istifasini verdi ve hukumet dustu. bu da kisa sure sonra genel secimlerin yapilacagi anlamina geliyordu. ayni gun hindenburg hitler'i yanina cagirdi ve en azindan yeni secimler yapilana kadar kurulacak olan gecici hukumete destek vermesini istedi. hitler de daha once yasaklanan silahli nazilerin yeniden legal hale getirilmesini istedi ve buna olumlu bir cevap aldi.
31 temmuz'da genel secimler yapilacakti ve almanya'yi yonetecek olan hukumet secilecekti. secimin favorisi nazilerdi. hitler 31 temmuz'a kadar beklemek yerine secimlerin aninda yapilmasini istiyordu cunku son zamanlarda ari gibi calisarak ve ulkeyi sehir sehir dolasarak muthis bir momentum yakalamisti. naziler oy toplamak icin sabah aksam calismaktan yorgun dusmustu ve 2 ay daha ayni sartlarda calisacak motivasyonlari olup olmadigi belli degildi. diger partiler de naziler'in meclisteki koltuk sayisini arttiracagina kesin gozle bakiyordu ama en azindan tek basina iktidar olmasin diye ugrasiyordu.
hitler'in propaganda gucu azalmisti cunku o gune kadar hitler'in yaptigi propagandanin cogu mevcut hukumeti elestirmek ve onlari hain ilan etmek uzerineydi. hitler ulkede yasanan tum felaketlerden dolayi mevcut hukumeti sucluyordu ama simdi hukumet dagilmisti ve yeni kurulan gecici hukumete kendi de destek vermisti. bu durumda yeni kurulan gecici hukumeti o kadar sert bir sekilde elestiremezdi. o da eski dusmani olan komunistlere yonelme karari aldi. 10 hazirandan itibaren yeniden "sahalara" donen hitler yaptigi konusmalarda komunistlere yuklendi ve onlarin almanya'yi rusya'ya peskes cekecegini iddia etti.
19 haziran'da naziler'in silahli kolu yeniden faaliyet gostermeye basladi ve hitler yaptigi konusmalardan birinde "bugune kadar hep legal yollarla mucadele ettik ve bundan sonra da boyle mucadele edecegiz ama birileri bizim sakin ve sabirli halimize bakip bizi somurebilecegini saniyorsa onlara karsi farkli bir yuzumuzu gostermekten de cekinmeyiz" diyerek gozdagi verdi. acikcasi hitler sokaktaki nazilerle komunistler arasinda catismalarin yasanmasini istiyordu cunku boyle bir gerginligin kendi oylarini arttiracagini dusunuyordu.
haziran'in son haftasinda naziler'in yeniden harekete gecen silahli kollarina seslenen hitler secimin kazanilmasi halinde hicbir partiyle koalisyon yapilmayacagini ve kimseyle isbirligine gidilmeyecegini soyledi ve "bu sene nasil en cok calistigimiz, en cok ugrastigimiz, en cok yoruldugumuz seneyse ayni zamanda en cok zafer kazandigimiz ve en cok kazanimlar elde ettigimiz sene olarak da tarihe gececek" dedi. 6 temmuz'da secim propagandasina yeniden baslayan hitler 10 temmuz'da sivil kiyafetleri cikartip nazi uniformasi giydi ve ulkenin bir ucundan bir ucuna ucakla gecerek "ozgurluk ucuslari" adini verdigi ucuslari gerceklestirdi.
15 temmuz'da halka yeniden seslenen hitler bu kez sesini kayit altina aldirtti ve radyodan yayinlanarak milyonlara ulasmasini sagladi. radyodan yayinlanan kayitta sadece hitler degil tezahurat yapan kitlelerin de sesinin duyulmasina ozen gosterildi. bu konusmada hitler kisaca sunlari soyluyordu: "son hukumet 1918 yilinda goreve geldiginde alman halkina daha iyi sartlarda yasama sansi verecegini ve ulkeyi yeniden ayaga kaldiracagini soz verdi ama 14 yil sonra baktigimizda verilen sozlerin birinin bile tutulmadigini goruyoruz. alman halki olarak onceki hukumete fazlasiyla sabir gosterdik ve onlara defalarca sans verdik ama bu isin onlarla olmayacagi konusunda artik kimsenin suphesi kalmamistir, hatta onlar bile bunu itiraf ederek istifa ettiler. geride kalan 14 yilda almanya fakirlesti, almanlar fakirlesti, devlet fakirlesti ve cok buyuk bir yikim yasandi. herseyin otesinde almanlar'in savasma azmi olduruldu ve gelecege dair tum umutlar bitirildi."
hitler konusmasinin devaminda almanya'da naziler haric tum partilerin kapatilmasi gerektigini soyle savunacakti: "bugun hemen hemen tum gruplarin siyasi partisi bulunmakta. katoliklerin ayri partisi, protestanlarin ayri partisi, beyaz yakalilarin ayri partisi, mavi yakalilarin ayri partisi, ev sahiplerinin ayri partisi, kiracilarin ayri partisi var. yillardir bu partiler insanlari siniflara bolup parcalamaktan ve birbirine dusurmekten baska ne yaptilar? almanlar'in artik tek parca olup kendi kaderini tayin etme vakti gelmedi mi? artik birakin almanya'yi bir kez olsun alman halki yonetsin. su ana kadar tum bu partilere defalarca sans tanindi ve ulkeyi batakliktan cikartamadilar. simdi birakin da alman halki bu isi kendi kendine bitirsin." hitler'e gore naziler haric tum partiler almanya'yi kutuplara boluyordu ve sadece kendi partisi almanlar'in tamamini temsil etmeye musaitti. bu yuzden onun gorusune gore naziler haric diger partilerin kapatilmasi ulkede bolunmeleri azaltacakti. burada hitler'in yaptigi konusma sekil olarak 2002'de cem uzan'in yaptigi "acin turkiye'nin onunu, durduramazsiniz, turkiye geliyor" seklindeki konusmalara sekil olarak benziyordu. ton olarak da rte'nin yaptigi konusmalari andiran bir hava vardi.
hitler secim oncesi yaptigi konusmalarda bir cok konudaki gorusunu aciklamiyordu. ornegin o gunlerde yapilan konusmalarda yahudiler'in muhabbeti hemen hemen hic gecmiyordu. yine hitler'in abd, ingiltere, fransa gibi ulkeler hakkindaki fikri de pek gecmiyordu (arada sirada almanya'daki komunistler uzerinden rusya'ya laf atiyordu ama diger ulkelere pek bir sey demiyordu). acikcasi hitler'in yonetime geldikten sonra bir cok konuda nasil bir tavir alacagi merak konusuydu.
15 temmuz'dan itibaren hitler farkli kitlelere hitap ederek gunde 3-4 konusma yapmaya basladi ve konusmalarinin icerigi genelde ayniydi. ayni gunlerde goebbels gibi nazi partisinin onde gelen diger elemanlari da sehir sehir dolasip konusma yapmakla mesguldu. naziler nazi olali en mesgul gunlerini yasamaktaydi.
20 temmuz'da nazilerle komunistler arasinda yasanan sokak catismalarinda iki taraftan da cok sayida kisi hayatini kaybetti veya yaralandi. hitler bunu bir firsat olarak gordu ve "gecici hukumet ulkede asayisi saglama konusunda sinifta kalmistir, ulkeye huzur gelmesi icin guclu bir hukumet sart" seklinde bir konusma yapti. ulkenin bazi sehirlerinde acil durum ilan edildi ve bazi devlet buyukleri gorevlerinden alinarak yerlerine baskalari getirildi.
31 temmuz'da secimler yapildi ve hitler'in partisi %37.27 oraninda oy aldi. sabah aksam sehir sehir dolasip propaganda konusmalari yapan hitler %40-45 araliginda oy bekliyordu ve bu sonuclar ilk elde onu pek memnun etmedi cunku sonuclara gore en son baskanlik seciminden beri neredeyse hic oy kazanimi olmamisti. mecliste 608 koltuk vardi ve hukumet kurabilmek icin 305 koltuk gerekiyordu. hitler'in partisi 230 koltuk kazanmisti ve koalisyon yoluyla 75 koltuk daha kazanmasi gerekiyordu. mevcut partilerden ideoloji olarak nazilere en yakin olan parti alman nasyonel partisiydi ama bu parti sadece 37 koltuk kazanabilmisti. komunistler de koltuk sayilarini 77'den 89'a cikartmislardi. bu durumda hitler'in tek basina iktidara gelmesi zordu. ne sag partiler ne de sol partiler birleserek iktidar olamiyordu cunku oylar partiler arasinda bolunmus durumdaydi. bu da almanya'daki iktidari krizin devam edecegi anlamina geliyordu.
secim oncesi gorevde olan von papen'in partiler ustu hukumeti gorevine devam edecekti. hitler eger sesini yukselterek sikayet ederse ona "sus payi" olarak hukumette sembolik bir pozisyon verilecekti. bu da basbakan yardimcisi benzeri hicbir yaptirim ve karar alma gucu olmayan bir pozisyondu. hitler gozunu daha yukarilara dikmisti ve basbakanlik ve icisleri bakanligi gibi onemli pozisyonlarin nazilere verilmesini istiyordu. bu ugurda 15 agustos'tan itibaren bazi lobi calismalari ve girisimleri baslatilmisti. naziler bir cok yerlesim biriminin yerel yonetimini ele gecirdigi icin bir cok yerde polis gucune hakimdi ve ulkede cok fazla soz sahibi olamasalar da yerel olarak bir cok yerde en guclu parti konumundaydilar. bu da onlarin pazarliklarda elini guclendiren bir etkendi.
hitler agustos ayinda devam eden pazarliklarda hicbir kazanim elde edemedi ve devlet baskani von hindenburg ile gecici hukumetin basindaki von pepen'in kendisine asagilayici bir sekilde yaklasmasindan dolayi epeyce sinirliydi. hitler bundan sonra "ulkenin yonetimi tamamen ona birakilmadan asla memnun olmayacagini" aciklayacakti ve bundan asagisini asla kabul etmeyecegini belirtecekti. bundan sonra hitler kendisini her turlu koalisyon pazarliklarindan beri tutacakti. hitler ayni zamanda kendi partisi disinda kurulacak herhangi bir hukumete de hicbir sekilde destek vermeyecekti ve o hukumeti dusurmek icin elinden geleni ardina koymayacakti. o sirada hukumet kurulunca kendilerine alman ordusunda ust duzey gorev verilmesini bekleyen nazilerin silahli kanadi bu isten hic memnun degildi. ortaligin karisik partisine zarar verilmesinden korkan hitler bu kisileri ikinci bir emre kadar tatile gonderdigini acikladi.
22 agustos'ta 5 nazi bir komunisti doverek oldurdukleri icin idama mahkum edilmisti. hitler o ana kadar nazilerin silah kullanarak yonetimi ele gecirecegini inkar ediyordu ama mevcut hukumete "savas actigini" da her firsatta dile getiriyordu. hitler hic vakit kaybetmeden "bugune kadar 300'den fazla uyemiz oldurulurken kimseye idam verilmedi. bugun alinan sacma sapan karara karsi savasmak onurumuzun geregidir" seklinde bir aciklama yayinladi ve bir kez daha mevcut alman hukumetine savas ilan etti. bunun uzerine hukumet geri adim atti ve idam cezalari muhebbet hapse cevrildi.
30 agustos'ta meclis toplandiginda hitler'in 230 milletvekili meclise uniformayla gitti ve tum oturumlari uslu ve sakin bir sekilde takip ettiler cunku meclisin tasfiye edilecegi konusuluyordu ve bunun icin en ufak bir bahane bile rol oynayabilirdi.
agustos ayi boyunca halka acik hicbir konusma yapmayan hitler eylul ayinin ilk gununde berlin'de 20 bin kisilik bir kalabaligin onune cikti ve son zamanlarda yukselen "ulkede asayisi saglamak icin ordu harekete gececek" dedikodularina binaen "alman ordusunun varlik sebebi hukumeti halka karsi korumak degil halki dusmanlara karsi korumaktir" ayarinda bir konusma yapti.
eylul ayinin ilk haftasinda nazi yanlilari ve alman milliyetcileri icinde darbe yapmak isteyenlerin sayisi giderek artiyordu ama hitler buna siddetle karsi cikiyordu cunku partisi son 4-5 yildir almanya'da en hizli yukselen partiydi ve darbe girisimi bir cuval inciri berbat edebilirdi. ayni gunlerde mevcut hukumet de nazilerin sempatisini kazanmak icin onlarin da fikirlerinin alinacagi bazi ekonomik reformlara gidilecegini acikladi.
submitted by enjonkou to kopyamakarna [link] [comments]


2019.06.16 16:23 zgrdnz Binali Yıldırım'ın karanlık siciline erişim engeli geldi: İşte korkulan yazı!

Yurt Genel Yayın Yönetmeni Ali Avcu, 7 Haziran'daki köşesinde AKP'nin yenik İstanbul adayı Binali Yıldırım'ın kariyerindeki ani yükselişi, İDO Genel Müdürlüğü'ndeki saltanatını ve yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle dönemin İBB Başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından görevden alınmasını yazmıştı. Avcu, sadece Binali Yıldırım değil, Yıldırım'ın akraba ve yakınlarının da yolsuzluklarını yazmıştı.
"İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?" başlığı taşıyan yazı gündeme oturmuş, kısa sürede birçok medya organı tarafından da paylaşılmıştı.
AKP açısından büyük önem taşıyan İstanbul seçimi öncesi büyük ses getiren yazıya karşı harekete geçildi. İstanbul Anadolu 4. Sulh Ceza Hakimliği'nin aldığı 'erişim engeli' kararı, Erişim Sağlayıcıları Birliği tarafından hızla uygulandı ve yazıya erişim engellendi.
📷Yurt avukatları, Yıldırım hakkında belgelere dayanan suçlamaların ve kararların bulunduğu yazıya erişim engeli getirilmesine müdahale edeceklerini bildirdi.
İşte Binali Yıldırım gerçeğini anlatan o yazı...
İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?
Dursun ve Bahar çiftinin yedi çocuğunun ikincisi olarak Aralık 1955 tarihinde Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Kayı köyünde dünyaya geldi.
İlköğretimi köyünde okuyan Binali’yi babası İstanbul Kasımpaşa’da yaşayan dedesinin yanına okuması için yolladı…
1970'te Piri Reis Ortaokulu'nu, 1973 yılında Kasımpaşa Lisesi'ni bitirdi.
Ailesi Yıldırım’ın doktor olmasını istiyordu,
Olmadı…
İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşa ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldu ve aynı bölümde yüksek lisans yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşa ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nde asistan ve araştırma görevlisi olarak çalıştı.
1978 – 1993 yılları arasında Türkiye Gemi Sanayi Genel Müdürlüğü ve Camialtı Tersanesi’nde çeşitli kademelerde çalıştı.
Sonra…
27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan Binali’yi İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri’nde (İDO) Genel Müdürlüğü görevine getirdi.
Yıldırım’ın 1994’ten başlayıp 2000 yıllarına kadar süren İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri’nde (İDO) Genel Müdürlüğündeki saltanatı, Erdoğan’ın hapse girmesi ve yerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ali Müfit Gürtuna’nın gelmesiyle bitti.
Gürtuna, İDO Genel müdürü olan Binali Yıldırım’ı o dönemde deniz otobüslerindeki büfeleri akraba şirketlerine verdiği ve Yıldırım hakkında evrakta sahtecilik, işçilerin maaşlarının ödenmemesi gibi basına da yansıyan iddiaları da gerekçe göstererek görevden almıştı.
Daha sonra 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’den İstanbul 1. Bölge Milletvekili olarak parlamentoya girdi. Abdullah Gül’ün kurduğu 58. Hükümet’te Ulaştırma Bakanı olarak görev aldı.
Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkmasıyla birlikte başbakanlık koltuğuna oturmasının ardından da bu görevine 17 Aralık 2013’de yaşanan kamuoyunda “17-25 Aralık yolsuzluk olayları”olarak anılan süreçte adının geçmesinden sonra Erdoğan’ın isteği üzerine Bakanlık görevinden istifa etti.
'BEN ÇOK RAHATIM'
Uzmanların Bakan Binali ve yetkilileri defalarca “Hızlandırılmış tren ulaşıma hazır değil, ulaşıma açılması felaket olur” uyarılarına rağmen AKP’nin oy uğruna büyük tanıtım ve reklam kampanyalarıyla hizmete soktuğu hızlandırılmış tren, 22 Temmuz 2004’te uzmanların dediği gibi 231 yolcusuyla Ankara-İstanbul seferini yaparken Sakarya’nın Pamukova ilçesinde raydan çıktı. 41 yurttaşımız tren yolculuğu sırasında hayatını kaybederken 74 yurttaşımız da çeşitli yerlerinden yaralandı.
Yurttaşların hafızalarında “Pamukova Katliamı”olarak kalan hızlandırılmış tren faciasının asıl sorumlusu olan dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ülkede uzun bir süre tartışmalara ve eleştirilere neden olan ve milletin vicdanını sızlatan şu talihsiz açıklamayı yapıyor:
“Ben çok rahatım. O direksiyonu ben kullanmıyorum ki kardeşim…”
KILIÇDAROĞLU 'MİLYON ALİ' DEMİŞTİ
Yıldırım uzun süren bakanlığı boyunca sürekli yolsuzluk iddialarıyla ülke gündemindeydi…
“17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları” kapsamında adı devletten ihale almak isteyen kişilerden para toplandığı ve bu paraların bir havuzda biriktirildiği öne sürüldü. Yıldırım’ın ‘havuzu idare eden isim’ olduğu da iddialar arasındaydı.
BİTMEDİ…
Yıldırım’ın adı, bacanağı Cemalettin Haberdar’ın İzmir’de yapılan yolsuzluk operasyonundaki şüpheliler arasında da yer alarak ülke gündemine gelmişti. Haberdar, TCDD İzmir Liman İşletmesi’nde yapılan ihalelere fesat karıştırıldığı, yolsuzluk yapıldığı ve rüşvet aldığı gerekçesiyle gözaltına alınmıştı.
Binali Yıldırım’ın İDO Genel Müdürlüğü görevine geldikten sonraki ve devamında Bakanlığı döneminde aile fertlerinin ekonomik yükselişi de dikkat çekici. Yıldırım ailesinin kontrol ettiği 17 şirketi, 28 gemisi ve iki süperyatı olduğu iddia ediliyor. Hatta Yıldırım Ailesi’nin 30 gemisi olduğu iddiası TBMM gündemine şöyle yansımıştı:
"Bu kadar serveti nasıl elde etti?"
SON BAŞBAKAN
Yıldırım, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olduğu süre içerisinde, kendi Başbakanlığının lav edilmesi için 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen halk oylamasında olağan üstü bir çalışma yaparak dünyada eşi benzeri olmayan bir performans gösterdi. Bütün dünya başta olmak üzere millet şaştı. "Bu nasıl bir kafa kendi başbakanlığını tasfiye etmek için milletten oy istedi…" diye.
24 Haziran 2018 genel seçimlerinde AKP İzmir milletvekili seçildi. Seçimlerin ardından hayata geçen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte Başbakanlığın yürürlükten kaldırılmasıyla Binali Yıldırım, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Son Başbakanı”olarak tarihe geçti.
12 Temmuz 2018 – 18 Şubat 2019 tarihleri arasında 28. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde ilk Meclis Başkanı olarak göreve başlamıştı. Ardından 31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olmak için 18 Şubat tarihinde TBMM’deki görevinden istifa etti.
31 Mart akşamı Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da hezimete uğrayan AKP İstanbul seçimlerini kaybettiğini bir türlü kabullenemedi. Ve seçim gecesi daha oyların YSK Başkanı Sadi Güven’in de söylediği gibi oy kullanılan sandıkların henüz İstanbul’da yüzde 70’i açılmadan Binali’nin ekran karşısına çıkıp "3 bin oy farkıyla ben kazandım" demesi ise yurttaşlar tarafından alay konusu oldu.
Sonra uzun bir süre ortalıktan kaybolan Binali, YSK’nın İstanbul Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının elinden alınmasından sonra tekrar ortaya çıkarak kendisinin YSK tarfından mağdur edildiğini söylemesi ise AKP’li yurttaşların bile espri konusu oldu.
Aslında Binali Yıldırım hakkında daha o kadar çok yazılacak, anlatılacak konular var ki buradan daha fazla sizleri sıkmak istemiyorum. Bu yazıyı neden yazdığıma gelince 23 Haziran’da sandığa oy vermeye gittiğinizde İDO’ya genel müdür olduktan sonra eş dost aile fertlerinin servetlerindeki yükselişi ve eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın Binali’yi neden görevden aldığını İstanbullular bilsin istedim.
Kaynak : http://www.yurtgazetesi.com.tgundem/ozel-binali-yildirim-in-karanlik-siciline-erisim-engeli-h131511.html
submitted by zgrdnz to Turkey [link] [comments]


2017.06.09 09:20 tarihsel_maddeci Proletarya Sosyalistleri Kuşatmayı Kırıyor - 3

Ayrım - II Kuşatmayı gerçekleştirenlerin düşünce yöntemi (ya da yöntemsizliği)
Parababaları solunu destekleyen, teorik besinini Dengizm, post-modernizm, nihilizm, anarşizm ve günümüz ultra-emperyalistçileri (eskiden Kautsky savunurdu bu safsatayı) otonom komünistlerinden alanların HKP'yi her türlü gerici ideoloji ile itham etmektedir.
Bir kaç örnekle açıklayalım.
Kurtuluş Savaşı sadece Türkiye'de gerçekleş"miş"
HKP'nin Birinci Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı'na yönelik görüşlerini, "sanki sadece Türkiye'de bu tür bir savaş yaşanmış gibi değerlendiriliyor" şeklinde açıklayanlar var. Halbuki böyle bir tavrı partinin hiçbir yazısında, hiçbir tavrında bulamazsınız. Bunu söylemek, diğer sömürgeleşmiş ülkelere hareket olur. Yani HKP, şovenizm ile itham edilmektedir.
Yine dünyada Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı gibi bir olgu yaşanmamış gibi, ortaçağcı zihniyet ve nefret Osmanlı idaresi altındaki her ulusa egemen değilmiş gibi ve bu nefretin kullanım şekli emperyalistlerin çıkarına olaylarla gelişmemiş gibi konuşurlar. Kendileri, parababalarının mavi kitabını (ki bir propaganda kitabıdır), anılarını çok severler. Ancak SSCB tarihçileri de aynı süreci kaleme alınca apışıp kalırlar, "ya bu reel-politik" diye ağlamaya başlarlar. 1915 tehciri ve Çanakkale Savaşı'nın niteliği konusunda bu iki itiraz, sık sık dillendilir. Halbuki bu iki olay da, Osmanlı'yı parçalama ve paylaşma politikalarının birer sonucudur.
İçerik hakkında fikri olmayınca, üslup üzerinden dolanmaca
Partililer, eleştiriye gelmemekle, kızmakla ve sert bir dil kullanmak ile suçlanır. Bunun altında savunulan teorinin zayıflığının yattığını ortaya koyarlar. Öncelikle son cümleden başlamak gerekirse, HKP'deki teorik güç, en kıdemsiz, en genç üyelerimizde bile, farklı kıdemlerin en kıdemli üyelerini un gibi dağıtacak kapasitededir. Proletarya sosyalisti olmak, teoriye hakimiyet ve sürekli okuma yapmak ile layığını bulabilir, başka türlüsü olanaklı değildir. Türkiye topraklarında, bilimsel sosyalizme yönelik en kaliteli eğitimi yapan ve bunu pratiğe yansıtan, HKP'den başkası değildir. Şu kabul edilebilir, üyenin aldığı eğitimde eksikler olabilir, günümüzdeki önderlik vasıflarını, işgücü açısından, taşımak açısından yetersiz kalabilir. Ancak bunların giderilmesinde azami çaba gösterilmektedir.
Bizlerin öfkesinin sebebine gelince, bu öfkenin sebebi de zayıflık değil, hala en basit gerçekleri kavrayamayan, hala teorik besinini çevirmenlikten alanların karalamalarıdır. Haydi bilerek yapmıyorlar diyelim, onun dışında ukalalıkları ve karşı-eleştiriyi kabul etmeyişleridir. Teorik metinlerimizi okumadan gerçekleştirilen değerlendirmelerdir.
Bizi sinir eden "Biji serok Obama(Trump)" diyenlerdir. Bizi sinir eden işgalci Yunanistan hükümetinin başında bulunan Syriza'ya benzeme yarışıdır.
AB emperyalizmi denmez, haşa!
Yine başka bir saçmalık, uluslararası emperyalist kurumların adı ile çağrılmasını (yani AB-D emperyalizmi denmesini) "şovenizm" olarak adlandırırlar. Bu noktada insanın sabırlı kalması gittikçe zorlaşmakta. Örneğin AB emperyalizmi dediğimizde, AB'nin emperyalist olmadığı gibi yaratıcı bir söz söylenebiliyor. Onlara göre AB'nin emperyalist olabilmesi için, tüm egemen ülkelerin bu haklarını AB'ye devretmesi gerekmekte ve birleşmesi gerekmektedir.
Bu emperyalist ulusların ortadan kalkmaması için Avrupa Birliği kuruldu desek ne denir öyleyse? Finans-kapital ekipleri sadece kendi ulusal sınırlarında değil, diğer uluslar ile de rekabete girmemek için bu tekelci birliği kurduğunu ve nihai kararları bu tekelci birliğin patronları tarafından verildiğini söylesek ne cevap verilebilecek?
Söyleyelim, hiçbir şey. Bugün olgu, AB'nin emperyalist bir birlik olmasıdır. Bugün hep beraber AB'ye katılan eskiden doğu bloku olan ülkeleri ve Türkiye'yi hep beraber kurdukları tekel gücüyle sömürmektedir. AB, Frankfurt'ta iktisadi merkezi olan, Brüksel'de ise politik merkezi olan bir emperyalist kurumdur. Bu kurumun temsilcileri, hiyerarşik bir şekilde üye ülkelerin birbirlerini sömürmesi için Bildenberg gibi emperyalist plan toplantılarına katılır, burada kararlar alır. Çıkarlar, her zaman AB'nin ve onun müttefiki ABD'nin parababaları çetelerinin çıkarlarına göre belirlenir.
Ülkesinin çıkarı arada AB ile çatışıyor diye AB emperyalist bir birlik olmaktan çıkmaz. Fransa ve Almanya emperyalizmleri eğer çıkarlarını birbirleri ile rekabet yerine ortak tekeller kurmakla bulmuşlar ise, bunun adı AB emperyalizmidir. Burada Avrupa sağ hareketlerinin (faşist, neo-nazi, neo-con fark etmez) savunduğu gibi AB'nin yerine benim ulusumun finans-kapitali sömürsün, ben bu yüzden AB'ye karşıyım diye bir vurgu yok. Arada çıkıp bir Alman muhafazakarının ya da bir Fransız liberalinin AB parlamentosundaki şovenist tutumu, AB karşıtlığı ya da AB yandaşlığı bu gerçekliği değiştirmez.
Daha şaşırtıcısını belirtelim, bu tavrı uygulayan sadece SYRIZA olmaya özenen partiler değil. Yeni Sahte TKP'lilerden bir üye, SYRIZA'nın da "AB emperyalizmi" dediğinden dolayı kendilerinin kullanmadığını belirtiyor. Halbuki bunun bir takiye olduğunu, SYRIZA'nın AB'deki hiçbir finans-kapitalist ekipten rahatsız olmadığını, herkes görmekte. Kaldı ki, SYRIZA olmaya en çok özenen ÖDP'nin "emeğin Avrupası" sözü üzerine yıllarca tartışmalar gerçekleşmiştir.
"Syriza o bebeği, emeğin Avrupasını besleyen, beşiğini hazırlayan, üşümesin diye üstünü örten, bebeği boğmak için fırsat kollayanların önüne dikilen siyasal hareketlerin suyun öte yakasında boy veren bir halkası… (Aydın Engin - Cumhuriyet Gazetesi)
Syriza'nın gerçekleştirdiği takiye yüzünden kavrama karşı olmak, ancak böyle skolastik düşünce sahiplerine yakışırdı.
Avrupa Birliği adlı gayri-hristiyan karşıtı, şovenist örgütün birliğini "bugün şirketlerin Avrupası ama yarın emeğin Avrupası olacak" diyerek kutsayan, ilerici sayanlar, bugün işlerine gelmeyince AB emperyalizmi diyorsa bize ne? Yeni sol ya da yeni sosyal şovenlerin, faşistler gibi "AB çok bozdu" demesinden bize ne? Bu uluslararası finans-kapitalin parçası olan AB'nin, ABD ve Japonya emperyalizmi ile de el ele vererek (zaman zaman Çin ve Rusya da dahil buna) hep beraber, ayrı gayrı olmadan çatır çatır sömürdüğü gerçeğini değiştirir mi? Yine tekrar edelim, AB emperyalizmin arada ABD emperyalizmi ile müdahale alanlarını tartışması da olguyu değiştirmez.
Diğer yandan, Yunanistan ile dayanışma gösterelim diyen, borçlarını ödeyelim diyen hareket biz miyiz? Hayır, biz de işçi sınıfı ile dayanışma gösterilmeli diyoruz ve bunu pratik olarak PAME'nin de desteklediği, Yunanistan merkezli dünya sendikalar federasyonu ile çalışarak gerçekleştiriyoruz.
Bugün HKP destekçileri, militan sendikacılık, kızıl sendikacılıkları sebebiyle taşımacılık sendikası enternasyonali yönetiminde, neden KP'den, HTKP'den ya da TKH'den değil de HKP'den, bunun sorulması gerekmekte. Dolayısıyla HKP'den SYRIZA çıkmaz.
İşte yukarıda belirttiğimiz akımların "komünizm" diye sattığı pislik... Özellikle de Neo-Maoizm, son kertede AB (eskiden AET) emperyalizmi ile hoş-beş etmeyi meşru görürdü. Şimdi aynı saçmalığı ÇKP'nin komünist enternasyonalde saçtığı gibi diye komünist partiler savunuyor. Bu süreç, bugün SYRIZA'ya karşı gözüken partilerden yeni SYRIZA'lar üretecektir.
İtirazın başka bir dayanağı ise, yine emperyalist bir ekip olan NATO açısından bakılarak "NATO emperyalizmi" denilememesidir. Soralım peki, NATO bir "devlet" yapısı girişimi mi? NATO para mı basıyor? NATO'nun başkenti mi var? NATO uluslararası finans-kapitalin terör örgütü aygıtıdır. AB gibi siyasal yapıyı temsil eden birlikte NATO gibi askeri yapıyı yan yana koyup "NATO emperyalizmi yok, AB emperyalizmi de yok o zaman" demek, skolastik kaptan yemek yiyiştir.
Türkiye'ye yarı-sömürge denmez(miş)!
Başka bir itiraz ise "yarı-sömürge" olarak değerlendirdiğimiz ülkemizin durumu ile ilgili. Kendilerine göre, ülkemiz ulusal egemenliğine kavuştuğundan dolayı sömürge olamaz. Bu mantık, özellikle DSİP adlı işbirlikçi grubun düz mantığı ile benzerlik göstermekte. "Eğer ulusal meclisi varsa, bağımsızdır, yoksa değildir."
Gerçek olan nedir?
Türkiye'nin sadece iktidarı değil, finans-kapitali ve tefeci-bezirgan destekli finans-kapitali, sapına kadar AB-D emperyalizminden emir almaktadır. Tüm aygıtları ile ona bağlanmıştır. Onunla rekabet etmemektedir. Onun çıkarlarının, tekellerinin karşısına çıkmamaktadır. Ülkenin ayrı meclisi, yasaması, anayasası olması demek, "tam bağımsız" olduğu anlamını çıkarmaz. Çünkü o ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, AB-D emperyalizmi ile ortak toplantılarda emir alıyorsa, ekonomik çıkarları IMF denen mafya örgütü doğrultusunda güdüyorsa, bu bir ülkenin bağımsız olmadığı, sözde bağımsız olduğu anlamına gelir. Bu kişiye ister Ecevit, ister Demirel, ister Davutoğlu, ister Milyon Ali diyelim, fark etmez.
Tüm bu sebeplerden dolayı Türkiye yarı-sömürge bir ülkedir. Yunanistan gibi "dünya bankası alacaklıları fonu" kurulmasına az kalmış bir ülkedir. Koç'u, Sabancısı, Eczacıbaşısı, Çalık', Torun'u, Kolan'ı, Albayrak'ı emperyalizmin dediğinin dışında "tık" bile diyemez. Ara sıra derse de, 15 Temmuz hesaplaşmasındaki gibi, terbiye edilirler.
"Tam Bağımsız Türkiye" mi? Tövbe de!
Bilgisinden asla şüphe edilmez arkadaşlarımıza göre, "Tam Bağımsız Türkiye" sloganı da günahkarlık sebebi olmaktadır. Çünkü kendi düşüncelerine göre, AKP "bağımsız" bir parti ve Türkiye ise "bağımsız" bir ülke olarak, finans-kapitallerin emrinde "tam bağımsız" sömürü yapabilir.
Lafı istediği gibi anlamak dediğimiz şey bu olmalı sanırım. Peki proletarya sosyalistleri nasıl değerlendirir konuyu? "Tam Bağımsız Türkiye" sloganı, içimizdeki düşman Türkiye finans-kapitalinin de sonudur. Lenin'in dediği gibi "her ulus, iki ulustur". İkinci uluslar(finans-kapital), bugün işbirlikçiliklerinde sınır tanımamaktadır, tüm ülkeleri yarı-sömürge haline getirmektedir, birinci ulusu (işçi, köylü, üretmen, esnaf, memur vs...) sömürmektedir.
Bu farkı kavrayamamak, teoride de hatalara sebep olmakta. Bugün çok sayıda grup, minima programı terk ederek, maksima programı benimsemekte. Halbuki, Türkiye'de tefeci-bezirgan bir antika zümreye, köylülük gibi bir tabakaya ve Kürt ulusu gibi bir sömürgeye sahip oldukça, maksima program(sosyalist devrim) uygulanamaz. Türkiye'de finans-kapitalin dışındaki küçük ölçekli sermayedarlar, üretmenler devrimci süreçte tarafsızlaştırılabilir, müttefik edinebilir. Burada kıstas, karşı-devrime olan karşıtlığıdır o sınıf üyesinin. Marksizm-Leninizm biliminin kanunlarına göre işleyecekse, Türkiye'de süreç minima program(demokratik devrim) sürecidir. Bu da işçileşip köylüleşmiş, birleşik, hatasından arınmış, derlenmiş bir proleterya partisinin öncülüğünde yapılır ki, Türkiye'de dahil böyle bir parti yoktur. Türkiye'deki köylüleri topraklandırmadan, tefeci-bezirgan zümreyi tasfiye etmeden, Türkiye fabrikalarını ağır sanayi ve en üst düzey teknolojiye uydurmadan, sosyalist devrimin gerçekleşmesi olanaklı değildir.
Lenin'in İki Taktik adlı kitabında aşamalı devrimin ve programlarının üstüne tartışmalara nokta koyan görüşler belirtilmekte, tabii ki anlayabilene.
Bu bağlamda Türkiye'deki iktidarı değerlendirirsek, AKP bir emperyalist proje partisidir. Bu partinin nasıl yaratıldığı, finans-kapital tarafından nasıl desteklendiği, nasıl Türkiye'yi harcadığı ortadadır. Bundan kimin çıkarı olduğu ortadadır. Nasıl ki Mursi (ya da bugün Katar) projesi bittiyse, AKP projesi de bitmiştir ve yerine gelecekleri hazır olmadığı için "durum idare edilmektedir". Emperyalizm sadece "ayakta tutarak" dizginlemez yarı-sömürgelerini, onları "yıkıp yeniden kurarak" da dizginler.
"Emperyalist toplantılarda karar almıyorlar, eğleniyorlar!"
Diyeceksiniz şaka mı bu? Maalesef bunu da diyene de rastlamış durumdayız. Bildenberg, G-20, Davos gibi emperyalistlerin ahırı olan toplantılarda aslında kararlar alınmadığına, burada finans-kapitalin eğlenerek, kendini tatmin ettiğine inananlarımız var. Peki, düşmanımız aslında melekmiş, suçlu olan bizleriz.
O toplantılara emperyalizm ile içli dışlılığı ortada olan katılımcılarının olması hiç önemli değil aslında. Finans-Kapitalin tüm eli kanlı katilleri, işçi düşmanları, karar alıcıları toplanıyor, Dünya'da nereyi paylaşacağını değil de, geyik muhabbeti yapıyor"muş". Özellikle de Bildenberg gibi toplantılarda, toplantıda ne konuştuklarını da halka açıklamıyorlar, düşünün ihanetin boyutunu.
Buna yönelik itirazı ise şundan kaynaklanmakta, biz uluslararası finans-kapitali düşman bellerken, yerli finans-kapitali ve işbirlikçileri gizliyormuşuz. Tam zıttı, onun rolü devrimciler açısından gün ışığı gibi ortadadır. Yerli finans-kapital, her zaman uluslararası finans-kapitalin dediğini yapar. Çünkü adı üstünde, finans-kapital bu, huyu böyle. 19. yüzyılın vatansever burjuvazisi değil, sivil örümcekçilik ağları ile birbirine bağlanmış, çıkarlarını korumak için onurunu bile satacak bir zümredir bu. Hepsinin eyeri, uluslararası finans-kapital tarafından bağlanmıştır. 20. yüzyılda ülke topraklarında egemenliğini yitiren komprador burjuvazi olsun, onu tasfiye eden ve tekelcileşen Anadolu Burjuvazisi olsun, finans-kapital olduğu anda, her zaman işbirlikçidir.
Son olarak, HKP'nin gerisinde 160 yıllık kapı gibi bilimsel sosyalizm geleneği, ayrıca 8000 yıllık olduğu söylenen medeniyetin gidiş kanunlarını keşfetmek gibi bir avantaj var. HKP'nin söylediklerini çarpıtmak yerine, önce okunmalı. Bu tür saçmalamalara rağmen, anlatmaya devam edeceğiz sakince. Çünkü "insandır, kırılır".
Devam Edecek...
submitted by tarihsel_maddeci to komunizmturkiye [link] [comments]


2015.06.15 03:22 ertunga II.Abdulhamid Han

submitted by ertunga to Turkey [link] [comments]


Muharrem İnce aday olmak mı istiyor? İnce CHP'den tasfiye ... E ihale ile Arac ihalesine Girdik Canli Teklif - YouTube MİLLİ ORDU SEVR'DEKİ GİBİ TASFİYE EDİLİYOR GÜMRÜK İHALESİ EN KOLAY ARAÇ ALIMI NASIL YAPARIZ - YouTube Hikmet Genç: Kılıçdaroğlu kendini tasfiye etmeden önce şu göbek atanları tasfiye etsin Ali Babacan Nasıl İkna Edildi? - YouTube 15 Temmuz, 28 Şubat'ın devamı bir tasfiye operasyonu muydu? - Adem Yavuz Arslan E - İHALE GÜMRÜKTEN ARAÇ NASIL ALINIR - 1 - YouTube MERSİS İŞLEMLERİ VİDEOSU - YouTube

Tasfiye sürecindeki anonim şirketleri tasfiyeden dönebilir ...

  1. Muharrem İnce aday olmak mı istiyor? İnce CHP'den tasfiye ...
  2. E ihale ile Arac ihalesine Girdik Canli Teklif - YouTube
  3. MİLLİ ORDU SEVR'DEKİ GİBİ TASFİYE EDİLİYOR
  4. GÜMRÜK İHALESİ EN KOLAY ARAÇ ALIMI NASIL YAPARIZ - YouTube
  5. Hikmet Genç: Kılıçdaroğlu kendini tasfiye etmeden önce şu göbek atanları tasfiye etsin
  6. Ali Babacan Nasıl İkna Edildi? - YouTube
  7. 15 Temmuz, 28 Şubat'ın devamı bir tasfiye operasyonu muydu? - Adem Yavuz Arslan
  8. E - İHALE GÜMRÜKTEN ARAÇ NASIL ALINIR - 1 - YouTube
  9. MERSİS İŞLEMLERİ VİDEOSU - YouTube

MERSİS ( Merkezi Sicil Kayıt Sistemi ) üzerinden şirket kuruluşu,müdür atanması vb.işlemlerin nasıl yapıldığının anlatıldığı video. Hikmet Genç: Kılıçdaroğlu kendini tasfiye etmeden önce şu göbek atanları tasfiye etsin Teke Tek Özel - 10 Şubat 2016 (Dünya'nın Oluşumu, Gelişim Süreci ve Yok Olma Aşaması)ᴴᴰ - Duration: 3:42:53. Habertürk TV 3,524,627 views Videonun devamı için linke tıklayın. https://youtu.be/rozxtYLHkn4 Selam Arkadaslar E ihale ile Arac ihalesine girdik Nissan Maxima 2.0 1995 model aracin ihalesine girdik ve canli olarak teklif verdik detaylar videoda e ihal... gÜmrÜk İhalesİ İle nasil araba aliriz? hangİ arabalar var,nasil araba aliriz hepsİ kisa vİdeomuzda anlatilmaktadir -----nasil destek olabİlİrİm dersenİz----... Eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan AK Parti’den istifa ederek yeni parti için düğmeye bastı. Peki Ali Babacan nasıl ikna oldu? TGRT HABER YOUTUBE KANALINA ... Gazeteci Adem Yavuz Arslan, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in '28 Şubat'ın asıl hedefi Fethullah Gülen ve cemaatiydi açıklaması üzerine değerlendirmelerde bulunuyor. - 15 ... İç ve dış siyasetin gündemine dair her şey Akıl Çemberi’nde değerlendiriliyor. Başak Şengül sordu, Hukukçu Ruşen Gültekin, Siyaset Bilimci Doç. Dr. Hasan Bas...